İtiraf

Serseri olduğunu bir türlü kabullenemediğim ruhum ve bedenim yataktan kalkar. Baş ucundaki komodinin üzerinde duran sigaradan sıkıştırır dudak arasına. Üç-beş fırt çeker. Fazla değil tuvalete işemeye gidecek kadar eşlik etmesi yeterli. Hiçbir anlam ifade etmeyen çizgilerin bir araya geldiği donunu tek eliyle indirip, işemeye başlar. Diğer elini de, sigarasının külünü işediği klozete doğru dökmek için kullanır. Kusursuz bir temizlik! diye içinden geçirirken işemesi biter. Sigarasını klozetin içine doğru bırakır. Sifonu çekmeden uzaklaşır oradan. Dün geceden beri beynini siken buzdolabının kapağını aralar. Bir şişe bira çekip alır. Sanki alabalık tesisinde bir balık yakalıyormuş gibi. Çevirmek suretiyle açar Pazar çayını. Televizyonun önünde akşamdan kalma patlayamamış, sert ve lezzetsiz olan mısırla karşılaşır. Bir avuç atar ağzına. Ardından biraya yüklenir, içi yanmış belli ki. Bir sigara daha yakar. Radyoyu açar ve koltuğa uzanır. Tavana bakar ve tek kişilik bu odada nasıl olur da bin kişilik yaşayabildiğini getirir aklının ucuna.

Sanki dün geceden beri yüz yıl geçmiş gibi hisseder. Başının ağrısı alkolden değil. Ağzındaki bu boktan tat sigaradan değil. Sanki bu hayat gerçek değil gibi düşünür. Hem kim, Pazar sabahının köründe tek kişilik bir odada güne sigarayla başlayıp, birayla devam ederek, akşamdan kalma boktan bir kasenin içinde kalmış, tadı olmayan bir mısırla kahvaltı eder ki? Üstelik anlamlı düşünceler içinde anlamsız bir mekanda kurduğu cümlelere olgunlukla cevap verme gayretindeyken. Olgun bir insan, anlam veremediği çizgilerle dolu bir don giyip, yarı çıplak vaziyette üçlü koltuğa uzanıp ayaklarını sikindirik bir zigon sehpaya uzatarak soru-cevap şeklinde kendiyle galip gelemeyeceği bir savaşa girer mi?

Sonu olmayan bir yol olduğunu düşünür. Galip gelemeyeceğinden emin olduğu için kendi kendine savaşmayı bırakır, birasını dikler. Sigarasından bir fırt daha alır ve söndürür. Biraz daha mısır avuçlar, ağzına atar. Takır, tukur biçimde midesine indirir. Bir kez daha birasını dikler ve şöyle der hiç olmadığı kendine: Belki de yazgıdır!

Evet, der. Yazgı. Bunun başka bir izahı olmamalı. Olsa bile reddedilmeli. Bu hale gelmek için gayret vermedim ki. Birilerinin hayallerini mahvetmek için, birilerinin hayatına girmiyorum ki. Güne güzel başlamakla, sefil gibi başlamak arasında bir fark yok benim için. Nasılsa berbat geçiyor ve geçmeye devam edecek. Üstelik günlerin adının ne olduğunun veya zamanın kendi içinde hangi noktasında olduğunun benim için hiçbir anlamı yok. İyi bir insan olmaya gayret ettikçe, kötüleşiyorsam eğer bunun suçunu tek başına üstlenemem. Diğer insanlar da en az benim kadar kötü. Yazgı veya kader, istediğini söyleyebilirsin ama hayatım boyunca tanıdığım en küstah orospu daha mütevazi kalıyor yanında. Ben dahil, tüm insanoğluyla taşak geçiyor sanki.

Bir müddet sağ ayağını hızlıca ileri geri oynatırken bulur kendini. Umursamaz. Birasını içmeye devam eder. Gülümseyerek bir sigara daha yakar. Radyonun sesini açar ve radyoda çalan şarkıyı duyduğunda, bahsettiği yazgının yine kendisiyle uğraştığını düşünür. Tokat gibi gelse de oturduğu yerden eşlik eder:

“… ama şimdi bu sürtük bedende. Patlayacak gibi vuruyor kalbim.”

Kendine geldiğinde üçlü koltuğun üzerinde uzanırken bulur kendini. Ayağa kalkar ve ağzına, sehpanın üzerinde duran bir paketten sigara seçip götürür ve ateşler. Tuvalete doğru yol alır. Çizgili donunu sıyırır ve işemeye başlar. Sigarasından birkaç nefes art arda çekiyorken yüksek sesle bağırır: Geçmişini sikeyim!

Sigarasını klozete atar, ışığı açık bırakarak dışarıya çıkar. Sesi kesilmiş buzdolabından bir bira açar kendine. Camın önüne geçer. Sokağı seyretmeye başlar. Hiç kimsenin olmayışı onu meraklandırır. Saate bakar ve gerçekle yüzleşir. Bir gün daha anlamsızca yitip gitmiştir artık. Geri getirilemez bir biçimde.

“Bir hayat, nasıl olur da her anı, her anını tekrarlar!” diye yüksek sesle bağırır. Ancak onu hiç kimsenin duyamayacağını biliyor olması ağır gelir. Susarak birasını dikler. Susmak en büyük çözümdür aslında. Yazgı ve kısır döngü. Hatta bu hayattan alabileceğin en büyük intikam oluyor bazı anlarda kabullenmek. Çöpü karıştıran bir kediye ilişir gözü ve şöyle söyler: Ben buyum amına koyayım! Ben buyum!

 

// “İtiraf” – Fatih Boyacıoğlu

Kütür-Küfür-Karala:9

“Hatırlıyorum,

Siyah bir arabanın içinde şeritleri birleştiriyoruz. Yel geçiyor altımızdan. İkimizin arasında kuşku dolu bir sır beliriyor aniden. Belli etmeden havalara uçuyorum. Ellerim direksiyonda altıyı çeyrek geçiyorken, yolculuk hiç bitmesin isteyerek sinyal veriyorum yolu uzatmaya. Hiç beklemiyorken sağ elimi tutuyor ve hangi yola girdiğimi şaşırıyorum.

Unutmuyorum,

İnmişti çok geçmeden o arabadan. Artık yalnız devam ediyordum yoluma. Gecelerin, gündüzlerin ayrımına varamadan. Tutmuyordu ellerim. Hatırlıyorum da, ilerliyorum sanıyorken dikiz aynası bile alaylı bakıyordu yüzüme. Biliyordum, hep aynı yolda dönüp duruyordum. Nefesim kesiliyordu parfümünün kokusundan. Camı açıp hava alıyordum almasına da, yollar bana seni anımsatıyordu, özlüyordum.

Duruluyorum,

Tüm bu yaşadıklarımız, kendimize bile anlatamadığımız bir sır olarak kalacak biliyorum. Yoruldum artık boş şerit aramaktan. Ben biraz mola veriyorum…”

// “Kütür-Küfür-Karala:9” – Fatih Boyacıoğlu

Kütür-Küfür-Karala:8

“Yine de adının dudaklarıma yakıştığı insanlar var. Durduk yere ağzımdan çıkan isimler. Sizleri tanımam için gerçekten tanışmama gerek yok. Çok iyi biliyorum hepinizi. Dudaklarımın istem dışı gerçekleştirdiği her fısıltıda, aynaya bakarken kendi yansımanızı görüşünüzden daha iyi görüyorum sizi. Yıllardır hiçbir yere gitmeden, beynimin içinde birikmişsiniz ve hepinizi gözümden sakınarak yetiştirmiş olarak doğuruyorum ağzımdan. Doğumundan hemen sonra adının dudaklarıma yakıştığı insanlar durduk yere yok oluyorlar. Yine de yıllardır size gebe aklım. Sizler benim acılarımsınız, acılarım da çocuklarım.”

// “Kütür-Küfür-Karala:8” – Fatih Boyacıoğlu

Kütür-Küfür-Karala:7

“Güzel bir kadın gördüğünde aptallaşıyor insan. Arkadaşlarınla yarış yaparken kaç kez rezil oldun kim bilir? Okul bahçesinde koşuştururken yere kapaklanabilme ihtimalin de var bazen. Mesela sevdiğini bekliyorken sokağın başında, tam sana doğru gülümseyerek koşturmaya başlayacakken kafasına bir futbol topu isabet edebiliyor. Nereden geldiğini anlayamıyorsun. Karşıdan karşıya geçerken bir motorsiklet aynasına taktırabiliyorsun omuzunu. Okul öncesi sessizlik gibi usluca yaşıyorsun hayatı. Üstelik etrafındaki herkes yakasını silkiyorken senden. Bildiğini sandığın bir soruya parmak kaldırıp, cevabı söyleyemediğin olmadı mı hiç? Benim oldu.

Biliyorum, çocukluk ettim ben, büyüyerek.”

// “Kütür-Küfür-Karala:7” – Fatih Boyacıoğlu

Kütür-Küfür-Karala:6

“İnsan canlıyken kendinden bile çok önemsiyor camdan yapılma hayalleri. Sanki aynalardaki yansımalar kendininmiş gibi düşünüyor. Bu aldanışa kapılan her insan, kendinden önce bir-çok kişinin yatağı olmuş sıradan bir tabutta öğrenecek işin aslını. Ancak sorun şu ki; ışık orada asla yanmayacak. Tek aynası ise dünya hayatı. Hayatı ve kendini fazlaca önemsediği için pişman olacak. Yeni bir sorun daha peydah olacak hiç-yoktan. Günahlardan, tabutlardan…”

// “Kütür-Küfür-Karala:6” – Fatih Boyacıoğlu

Kütür-Küfür-Karala:5

“Çok erken yaşadım bazı şeyleri. Bazı şeyler ne gibi şeylerdi? Düşünmesi yaşamasından çok fazla sürüyordur belki.

Hayatı sevdim, ölümü sevdim. Ağzımda tat bırakan her şeyi, güldüren ve ağlatan tüm hisleri, yaşam yokuşunda sırtıma aldıklarımı ve çelme takarak en başa ittiklerimi… Sevapları, günahları, dünya ve ahiret yaşamını da sevdim. Bir kadın sevmekle sona erdi sevmek her şeyi.

Hiç sevmedim.

Çok geç öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyler ne gibi şeylerdi? Yaşaması düşünmesinden çok fazla sürdü gerçi.

Münker ve Nekir sorguya çekerlerse beni, hiç tereddüt etmeden vereceğim ismini. Hem ölmüş biri için ispiyon kötü bir şey mi? O bile belli değil ölmeden henüz. Başka bir kadını sevmekle başladı tekrar her şey.

Üstelik bu kez hiç ölmedim.”

// “Kütür-Küfür-Karala:5” – Fatih Boyacıoğlu