Dışarıdakiler

Yine kar yağıyordu. İnsanların çoğu, bu beyaz görünümlü şehrin güzel yönlerinden faydalanmak ve biraz olsun kar özlemini gidermek adına atmışlardı kendilerini sokaklara. Bakıyorum da herkes halinden memnun. Sıcacık evlerinden, yepisyeni kabanlarını ve botlarını giyerek çıkmışlar. Biraz eğlenip, gülüş cümbüş yaptıktan ve havadaki soğuktan nasiplerini aldıktan sonra yine sıcacık evlerinin yolunu tutacaklar.

Ben mi? Benim gidecek bir yerim yok ki. Neredeyse hayatlarının her dakikasında içlerinde olmama rağmen, asla farkına varılmayan insanlardanım. Bu zaten hep böyledir, biz sokakta yaşayanlar, onlara göre her zaman diğerleri olduk. Hep düşünüyorum acaba bu soğukta sadece zevk duydukları için dışarıya çıkıp, karın keyfine varanlar, bir an olsun bizleri yani dışardakileri -onların gözüyle diğerleri olan bizleri- hiç düşünürler mi?

Köşeme çekilmiş, yani Belediye Parkı’nın en şahane ağacının altında uzanmış, karın şiddetle ve acımasızca olan yağışını, tüm bu aklımdaki soru işaretlerini ve en önemlisi de bu gece ne yapıp, ne edip kalacak sıcak bir yer bulup, bulamayacağımı düşünürken, bir yandan da çöp konteynırına yakın bir istikamette bulduğum Nâzım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” isimli romanını okumaya çalışıyordum. Her ne kadar belediyemizin, biz dışarıda kalan vatandaşlarına adamış olduğu sokak aydınlatmasının minnetini duyuyor olsam da, böylesine bir eseri çöpe atmaya kıyabilen insanları da kınamadan edemiyordum. Tam Nâzım’ın düş dünyasına kendimi kaptırmışken, önümdeki banka gelip oturmuştu yaşlı adam sakin ve sessizce. Kitapla ilgilenmeyi bir anlığına bırakmış, yaşlı adamı inceliyordum.

Havanın soğukluğuna ve oturmuş olduğu bankın kar altında kalışına fazlaca aldırış etmiyor gibiydi. Üzerine giydiği neredeyse tüm vücudunu kaplayan uzunca kaşe kabanına ve boynuna doladığı kaşkolla, başına geçirdiği bereye bakılacak olursa gayet zengin ve zevkli bir beyefendiydi kendisi. Onca bağırışın ve haliyle çağırışın içerisinde mermer kadar gergin bir şekilde hafiften kızarmış gökyüzüne bakıyordu. Elini cebine attı, sigara paketinden sanki bir emanetin son koruyucusuymuş gibi zarifçe bir hareketle sigarasını çıkarıp dudaklarının arasına koydu. Bu denli işini bilen, zevkli ve bu kadar yaşlıca bir adam bu saatte burada ne arıyor olabilirdi? Acaba sigara istemek bahanesiyle yanına gidip derdini mi sormalıydım? Yapamam. Ya diğerleri gibi beni dışlamaya kalkar, bir ucubeymişim gibi yüzüme bakarsa? Olsun, ben zaten alışkındım bu durumlara. Ne diye çekiniyordum ki? Zaten adam yaşlı olmasına rağmen, bir o kadar da yalnızdı kararımca. Bir müddet daha izledim. Sigarası bitmişti ve çevreye duyarlı her vatandaş gibi bir davranış beklerken bankın üzerindeki kar tabakasında söndürüp hızlıca fırlattı. Tam hayal kırıklığına uğradığım düşüncesine kapılacakken, kalktı ve attığı izmariti alıp çöp tenekesine attıktan sonra tekrar yerine oturdu. Uzunca olan kabanı haliyle sırılsıklam bir hale bürünmüş gözüküyordu. Elini yine cebine attı ve bir sigara daha çıkartıp yaktı. Bu yaşta bir adamın, bu kadar fazla ve sıklıkta sigara içmesinde bir anormallik vardı. Artık daha fazla beklemek istemiyordum. Sigara istemek için tam sırasıydı. Arkasından hafif öksürerek ve ona doğru gittiğimi belli eden sesler çıkararak yanına doğru sokuldum.

”Hayırlı akşamlar amca, varsa fazladan bir sigaranı alabilir miyim?”

Yaşlı adam hiç tereddüt etmeden elini cebine götürüp paketin tamamını bana uzattı:

“İçerisinden istediğin kadar alabilirsin evlat, istersen tamamı da sende kalabilir. Benim için herhangi bir mahsuru yok,” dedi.

Bir süre yüzüme baktıktan sonra, “Oturmaz mısın genç adam?” diye sordu. Gerçekten bu kadar kolay olmasını beklemiyordum. Aklıma gelen ilk şey, yine her zaman olduğu gibi dışlanma olasılığımın yüksek olmasıydı. Hiç konuşmadan oturdum, elimdeki sigara paketinden sigaramı çıkarıp, aynı o yaşlı adamın ilk içişindeki gibi dudaklarımın arasına koydum ve ateşledim.

“Gerçekten size çok teşekkür ederim bey amca, bugünlerde sizin kadar anlayışlı insanlar sokaklarda gözükmüyorlar.”

“Neden böyle dedin evlat, sokaklardan bir şikayetin mi var senin?”

“Benim sokaklardan değil, insanlardan şikayetim var amca. İnsanlar çok önceden rahmetli babamın bana anlattığı kadar iyi değiller ve bunun eksikliğini benim gibi durumda yaşamak zorunda olan insanlar çok iyi bilir.”

“Doğru söylüyorsun. İnsanlar değişir ve daha da değişecek ama bu kimsenin elinde değil. İnsanlar değişir evlat ama insanların iyi veya kötü olduklarını sadece bir dal sigarayla ölçemezsin.”

“Öyle diyorsun da bey amca, bazen sırf bir sigara isteme bahanesiyle insanlara yaklaşıyorum. Yüzüme öyle bir bakıyorlar ki, sanki bu durumda olmak benim suçummuş gibi hissediyorum. Kimisi yüzüme bile bakmıyor, kimisi ‘Allah versin’ diyerek beni uzaklaştırmak istiyor, kimisi de sizin gibi tüm paketini veriyor. Ama inanın ki, sizin gibi iki çift laf etmekten kaçınmayan çok az insan var. Herkes bir şeylerin telaşı içerisinde koşuşturup dururken, bizleri es-geçiyorlar. Sanki insan değilmişiz gibi.”

“Kendi düşüncelerinle, kendi pencerenden baktığın için yorum yapamıyorum. Sanırım haklısın da evlat. Etrafına bir bak, sadece bak. Konuşmadan, sadece bakmanı istiyorum.”

Uzunca sayılabilecek bir süre etrafıma baktım. Kimileri birbirlerine kar topu atıyor, kimileri çocuklarına kardanadam yapıyor, kimi çiftler el-ele tutuşmuş, kimileri bir köşede birbirlerine sarılmış aşk sözleri söylüyorlar. Kimilerinin elleri cebinde hızlıca bir yere varmanın telaşındalar. Herkes mutlu gibi gözüküyordu. Ama bunda bir problem vardı. Herkesin aynı anda mutlu olacak hali yoktu ya… Bir müddet daha baktım etrafa, her defasında gördüğüm aynı manzarayla karşılaştım. Ancak bu kez daha dikkatli ve daha farklı olarak bakıyordum. Tekrar Amcaya döndüm.

“Söylemeye çalıştığınız şeyi sanırım bir nebze dahi olsa anladım. Herkes mutlu gibi gözüküyor ama aslında çoğu mutsuzluklarından kaçmak için, mutluymuş gibi davranıyorlar mı demek istiyorsunuz?”

“Ben öyle bir şey demek istemiyorum. Ortada olan durum bu. Sokakta yaşıyorsun diye, sadece kendi derdinin mi büyük olduğunu sanıyorsun? Devir öyle bir devir ki evlat, insan dertlerinden kaçmak için başka dertlere bulaşır oldu.”

“Sanırım siz de haklısınız,” dedim ve aklımı kurcalayan soruyu yönelttim yaşlı adama: “Peki sizin derdiniz nedir? Neden bu saatte, bu soğukta ve panayır yerine dönüşmüş bu kalabalığın orta yerindeki bir bankta yalnız başınıza oturuyorsunuz?”

“Evlat ben altmış dokuz yaşındayım, bir ömür boyunca bu bedeni taşımaktan yoruldum. Geçiyordum baktım ki ayaklarım beni evime kadar taşımayacak, bende durup dinlenmeye karar verdim. Söylediğin gibi yalnız ve yaşlı bir adamım. Oturup dinlenmeyi mi çok görüyorsun bana?”

“Hayır bey amca, ben ondan söylemedim. Geldiğiniz anı tam olarak fark etmedim. Ancak varlığınızı gördüğümde sizi dikkatlice izledim. Sanki çok yalnız biriymişsiniz gibime geldi. Belki en az sizin kadar yalnız biri olduğum için, yalnızlığınıza ortak olabilirim maksadıyla yanınıza geldim,” dedikten sonra gülümseyerek yüzüme baktı yaşlı beyefendi.

“Madem yalnızlığımı paylaşacaksın evlat, o halde bir adın var mı senin?”

“Benim adım vardı da, gerçekten hatırlamıyorum. Siz en iyisi bana Serkeş deyin. Peki sizin adınız nedir?”

“O halde bana da ihtiyar demen yeterli. Hadi kalkalım. İstersen benimle gelebilirsin. Hem beni evime kadar bırakmış olursun, hem de yalnızlığımızla iyice kaynaşmış oluruz ne dersin?”

“Tabi, seve seve gelirim. Zaten yapacak bir işim olduğu da söylenemez. Bir iki dakika beklerseniz, eşyalarımı alıp geleyim.”

Banktan kalkıp yürümeye başladık. Şimdiki adıyla ihtiyar aksak bir şekilde yürüyordu yanımda. Aslında tam olarak yürüdüğü bile söylenemezdi. Onunki sadece yürüme gayreti gibi bir şeydi. Neyse ki evi fazla uzakta değildi. Kapının önüne kadar geldik. Bana bir miktar para verdi. Kendime yiyecek bir şeyler, ayrıca içmek için üç-dört şişe şarap almamı söyledikten sonra, üçüncü zile basmam gerektiğini ve asla bir yere gidemeyeceğimi belirtti. Açıkçası bu akşam sıcak bir yerde olma isteği vardı içimde. Ben de belki beni yatıya kabul eder ve sıcacık bir yatakta yatarım ümidiyle ihtiyarın söylediklerini almak üzere oradan uzaklaştım. Bu sırada aklımdaki soru işaretleriyle cebelleşme halindeydim. Acaba bu adam beni neden evine kabul ediyordu ki? Sıradan ve sokaktan gelen biriydim. Kendimi çok iyi tanıyordum. Dışarıdan bakıldığında nasıl gözüktüğümün de gayet bilincindeydim. Gerçekten çok yalnız biri olabilir miydi?

Az sonra ihtiyarın siparişleriyle, daha doğrusu ikimiz için, bana sipariş verdiği nevaleleri almış ve apartman kapısına dayanmıştım. Söylediği gibi üçüncü zile bastım. Apartman kapısından içeriye girdim. Üçüncü zil olması münasebetiyle dairesinin kuvvetle muhtemel birinci katta olması gerekiyordu. Ve yanılmadım. Kapıyı benim için açık bırakmıştı, seslenerek içeriye girdim.

“İhtiyar ben geldim.”

“Hoşgeldin, hiç çekinme kendi yaşam alanınmış gibi davran lütfen. Ben şimdi geliyorum.” dedi ve odalardan birine girdi.

Etrafıma bakınıyordum. Hayatımda bu kadar güzel dayanıp, döşenmiş bir ev görmediğim için ağzım açık bir şekilde kolaçan ediyordum etrafı. Aslında çok fazla ev gördüğüm de söylenemezdi. Öyle ya, ne de olsa sokaklarda yaşayan bir insandım. Oldukça fazla kitap vardı bu evde, hem de fazla kelimesi bile az kalıyordu gördüklerim karşısında. Sadece salon değil, tüm ev kitaplarla doluydu. Sanki bu adam hayatı boyunca kitap okumaktan başka bir şeylerle ilgilenmemiş gibiydi.

Okumayı gerçekten seviyordum. İnsanların sokaklara attığı kitapların, dergilerin, gazetelerin, hatta müsvettelerin bile içerisinde bulduğum tüm kelimeleri seviyordum. Kültürel dergi ve ansiklopedilerden öğrendiğim kadarıyla fransızcaya dair bir aşinalığım vardı. Sanıyorum ki fransız edebiyatıyla oldukça yakından ilgileniyordu ihtiyar. Kitaplara bakmaktan kendimi alamıyor ve dokunmaktan da bir hayli çekiniyordum. Bir müddet sonra ayak sesleriyle birlikte, üzerine giymiş olduğu şık röpteşambırıyla belirdi ihtiyar.

“Evlat sen beni hiç dinlemiyorsun, ben sana ne dedim? Kendi yaşam alanınmış gibi davran. Yani rahat ol. Yeni gelinler gibi ayakta durmuş benim gelmemi bekliyorsun. Dur ben iki kadeh kapıp geleyim mutfaktan,” dedi ve mutfağa doğru yürüdü.

Ben de söylediği gibi rahat olmaya karar verdim. Kitaplıktaki kitapları incelemeye başladım. Elime alıyor, kapağını açıp sayfaları karıştırıyordum ki ihtiyar yine belirdi salonun girişinde:

“Hah şöyle be Serkeş, rahatına bak evlat. Kitaplar okunmak içindir, kaç zamandır oradasın ve eline bir tanesini daha yeni alıyorsun. Keyfine bak.”

“Gerçekten burada mısın ihtiyar? Ben hayal görmüyorum öyle değil mi?”

“Buradayım evlat, al şu şarabını otur karşıma. Pencereden, şu kızarmış gökyüzünden dökülen kar tanelerini izleyelim.”

“Yok yok kesinlikle ben bir yerlerde uyuyakaldım ve rüya görüyorum. Bana hayatımda bu kadar iyilik yapan biri olmadı. Babam bile…” dememe kalmadı ihtiyar lafımı böldü.

“Evlat, ben de bir zamanlar senin gibi sokaklarda yaşayan biriydim. Burası bir bakıma senin de evin sayılır. Sen iyi bir insansın. Gerçekten bilgili bir delikanlısın. Sen ve ben diğerlerinden farklıyız. Otur ve benimle birlikte sohbet et. Bak her şeyimiz var, yeteri kadar şarabımız ve yeteri kadar kitabımız.”

“Gerçekten buradaki tüm kitapları okudun mu ihtiyar?”

“Okudum okumasına da, gerçekten anladın mı deseydin daha isabetli bir cümle kurmuş olurdun. Sen sormadan ben söyleyeyim en iyisi. Evet, okudum da, anladım da.”

“Büyük bir servete sahipsin ihtiyar. Ben hayatım boyunca ilk kez bu kadar çok kitabı yan yana görüyorum. Fazla özel bulmazsan bir soru sormak istiyorum.”

“Sorabilirsin, benim herhangi bir özelimin olduğu da söylenemez ya neyse. Sen sor evlat.”

“Bu kadar kitabın var, böyle bir evde yaşıyorsun. Akşam vakti yaşlıca bir insan olarak belediye parkının sıradan bir bankında oturup sigara içip, etrafa bakıyorsun. Ömrün boyunca boş işler yapmadığın belli, iyi de sen tam olarak ne iş yapıyorsun ihtiyar?”

“Ben emekli bir yazarım. Yazmayı bıraktım, artık gözlerimin bana izin verdiği kadarıyla okumaya çalışıyorum. Ve tüm bu kitapları da, yazmayı bıraktıktan sonra okudum.”

“Yazar mı? Ne yazarı?” dedim içimdeki merakı dizginleyemiyorcasına.

“Uzunca yıllar gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Baktım bana göre değil, şiirler, hikayeler ve hatta romanlar yazmaya başladım. Zaten çalıştığım dönemlerde de iyi kötü bir şeyler karalardım. Baktım ki önceden yazdıklarım hoşuma gidiyor, daha çok yazmaya başladım.”

“Gerçekten mi ihtiyar? Ben de şiir yazıyorum. Geceleri zaten sağlıklı ve deliksiz bir uyku uyuyamadığımdan uykum her kaçtığında elimden geldiğince şiirler yazıyorum.”

“Öyle mi? Senin adına çok sevindim. Eğer benimle paylaşmak istersen okumak isterim. Peki ne tür şiirler yazıyorsun?”

“Ben de çok sevinirim. Tür olarak bir şey diyemem. Kendimce yazıyorum bir şeyler. Hatta şiir olduklarından bile tam olarak emin değilim.Yazdığım şiirleri hayatım boyunca kimseye okutmadım. Gerçi kime okutacaktım o da ayrı bir konu ya neyse. Eğer gerçekten okuyup, samimi bir şekilde iyi veya kötü oldukları hakkında fikrini paylaşırsan sana minnet duyarım ihtiyar. Bu arada ilk okuyacak kişi sen olacağın için biraz da anlayışlı olmanı bekliyorum senden.”

“Pekala evlat, sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Hadi yanındaysa göster şu şiirleri de okuyalım birlikte. Sabırsızlanıyorum.”

Şaraplarımızdan birer yudum daha aldık, şimdiden kül tablası dolmuştu bile. Oturduğum yerden kalktım. Kir ve pas içerisinde asıl rengini bile unuttuğum ufak çaplı çantamın içerisinden, sağdan soldan bulduğum kağıtlar üzerine yazdığım şiirlerimi alıp ihtiyara uzattım ve yerime oturdum.

“Gözlüklerimi alıp geleyim ben evlat, sen burada bekle,” dedi ve gitti.

Bu sırada mutlu ve sevinçli bir şekilde oturmuş, sıcacık bir evde, gerçekten güzel bir sohbetin içerisinde yer almaktan haz duyuyordum. İhtiyarı da çok sevmiştim. Gerçekten iyi insanların hâlâ daha yaşadığını bilmek beni rahatlatıyordu. Peki ama bu adam kimdi, nereden çıkmıştı karşıma? Hayatım boyunca ilk kez biri bu kadar iyi davranıyordu bana. Hiç alışkın değildim bu duruma ama samimi bir şekilde duygulanmıyor da değildim. O kadar çok sevmiştim ki ihtiyarı ancak bu kadar olur. Rahmetli babam geldi aklıma, babamı da çok seviyordum. Hâlâ daha severim. Benim için kahramandı o. Ancak artık yaşamıyordu. Daha tanışmamız üzerinden birkaç saat geçmesine rağmen, babam gibi görüyordum ihtiyarı. Derken yine girdi salon kapısından içeriye ihtiyar, oturduğu koltuğa doğru gülümseyerek sokuldu.

“Geldim evlat, kusura bakma. Yaşlılık işte, evin bir ucundan diğer ucuna gitmek epeyce vaktimi alıyor artık. Nerede kalmıştık? Tabi ya, senin şiirlerinde. Hadi bakalım, okumaya başlayalım.” dedi.

O an sanki kalbim duracak gibi hissettim. İlk kez biri yazdığım şiirlerimi okuyacaktı. O kadar heyecan duyuyordum ki, birden dikledim şarabı. Usulca okuyordu, bir yandan da kaşlarını çatıyor, dikkatlice süzüyordu yazdıklarımı. Hatta bir ara başını hafifçe salladı. O an ölüyorum sandım.

Bir yandan şarabımı yeniliyor, bir yandan da sessizliğimi bozmamak adına gayret ediyordum. İhtiyarın fikirlerini öyle merak ediyordum ki, farkında olmadan tırnaklarımı bile yemeye başlamışım. Tırnaklarımı dişlerimin arasından uzaklaştırdım. İhtiyara diktim gözlerimi. Sayfaları dikkatlice bir bir okuyup, aynı dikkatle bırakıyordu hemen kolunun yanıbaşındaki sehpaya. Bir müddet sonra okumayı bitirdi. Ben de bir kadeh daha şarap ve bir dal sigarayı daha tabi.

Elindeki kağıtların hepsini okumayı bitirip, sehpaya koydu. Daha sonra tüm kağıtları alıp eliyle düzenledi. Bir eliyle şarabından bir yudum, sigarasından da bir nefes aldı. Gayet ciddi ve sakince bir tavırla bana döndü ve dedi ki:

“Evlat, bu elimde tuttuğum satırlar var ya, senin ileride nasıl bir şair olacağının ispatıdır. Şiirlerini okurken aynı Nâzım’dan dörtlükler okuyor gibi hissettim kendimi. Evlat, sen büyük bir şair olacaksın. Peki ama söyle, nasıl yazabildin, nasıl bu kadar geliştirebildin kendini? Bundan sonra itiraz istemem, sen benimle birlikte yaşayacaksın. Senin gibi bir yeteneğin sokaklarda kaybolmasına izin veremem. Ancak biliyorsun ki, bu dünyada güzel şeyler başaran insanlar, her zaman taşlanır. Ama olsun, en azından yalnız ölmeyeceksin.”

Bir an duygulanır gibi oldum. Gözlerimden yaşlar aktı akacak ama kendimi tuttum.

“Gerçekten bunları mı düşünüyorsun ihtiyar, beni avutmak için söylemiyorsun öyle değil mi?”

“Hayır evlat hayır! Gerçekten söylüyorum. Sen çok iyi bir şairsin ve emin ol ne söylediğimi yakında sen de anlayacaksın. Bu huyundan vazgeçme. Kesinlikle ama kesinlikle, sen bir şairsin.”

Bu söylediklerinden sonra hayal kırıklığına uğradım. Oysa beni anlıyor gibiydi. Öyle bir duygu yoğunluğu çöktü ki üzerime, tutamadım kendimi. Ağlamaya başladım. Hıçkırarak ve gayet savunmasızca. Ellerimde gözümdeki yaşları silmeye yetişemiyordum. Sel oldu gözyaşlarım.

“Niçin ağlıyorsun evlat, sevinmelisin, gülmelisin oysa…”

Kızarmış ve ağlayan gözlerle baktım ihtiyarın yüzüne ve dedim ki:

“Ağlıyorum çünkü sen de anlayamadın ihtiyar beni. Şair olmak umrumda değil. Ben gerçekten mi bunları düşünüyorsun dediğimde, ‘yalnız ölmeyeceksin’ kısmını kastetmiştim.”

Bütün bu olanların üzerine şiirlerimi, eşyalarımı ve tüm gözyaşlarımı ihtiyarda bırakarak çıkıp gittim oradan. Keşke anlayabilseydi beni. Ve şimdi yine yalnız başıma başladığım yerdeyim. Belediye Parkı’nda. Hava soğuk, kar yağıyor ve her yer bembeyaz. Unutmaya çalışıyorum her şeyi…

“Hani yalnız ölmeyecektim ihtiyar? Bak, birazdan bu soğukta uykuya dalıp, sabah olunca ebediyete göçeceğim…”

 

“Fatih Boyacıoğlu”

 

Published by

FTB

depresyonist.com'un öncüsü ve depresif ki$ilik.

One thought on “Dışarıdakiler”

  1. Olm çok güzel yazmışşsın be. Ama okumadım evet çok uzun geldi ama biliyorum güzel yazdığını selamlar hacı abi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *