Bin Özgürlük, Bir Rüya

“Hayatımda kendimi ilk kez özgür hissettiğimde liseye gidiyordum.”

Dersimiz edebiyattı ve o dersi seviyordum. Ancak bize edebiyatı öğretmek için parayla tutulan ve adına toplumca öğretmen denilen salak bir adam vardı başımızda. Henüz türkçeyi doğru düzgün telaffuz edemiyor olmasına rağmen, ne hikmetse edebiyat öğretmeni olup bu günlere gelmiş Mustafa öğretmen. Belki çok çalışarak bu kutsal mesleği yapmaya hak kazanmıştır kim bilir ama ne yazık ki çalışarak bugünlere gelmesi onun salak bir insan olduğunu unutturmuyordu bana. Mustafa öğretmen kapıdan içeriye girdiği anda bütün sınıf ayaklanıyor ve vermiş olduğu ‘oturun!’ komutuyla onlarca adam bir köpek gibi itaat ederek yerlerine oturuyor.

“Hiç olacak iş değil. Kim ki bu adam?” diyorum kendi kendime. Camdan dışarıya bakıyorum sıkıla sıkıla. Sonbaharın Bursa’daki cilvesi dans ettiyor bahçede ağaçların yapraklarını. Hüzünle sevinci bir arada yaşıyorum. Ders başlıyor o anda fakat ben orada değilim. Sınıf defterini imzalıyor, sınıf başkanını azarlıyor, ses çıkaranlara küfür ediyor derken ceketini çıkarıp, tahtanın sol üst köşesinde bulunan bir çiviye asıyor. Tahtanın tam ortasına geliyor ve tüm sınıfa yüksek sesle bir önceki ders nerede kaldığımızı soruyordu. O an gülmekten alamadım kendimi. Bir öğretmenin asli görevi nedir diye düşünüyorum. Bu adam ne öğrettiğini hatırlamıyorsa, bir-kaç hafta sonra gireceğimiz yazılıdaki aptal sorularının cevaplarını bizim de hatırlayamıyor olmamız, neden bir suç teşkil ediyor ki? Boktan bir çifte-standart işte.

Ben, dersleri seviyor ve öğretmenlerden nefret ediyorken sesini yükselterek derse ani bir giriş yapıyor Mustafa öğretmen.

“Evet arkadaşlar, bugünkü dersimizde Aruz veznini işleyeceğiz” diyerek tahtaya fa’ûlün, mefâ’ilün, müfâ’aletün şeklinde yazılar yazıyor. Açık, kapalı, açık, kapalı, kapattık dükkanı yapacağız biraz sonra. Gariptir ki ders esnasında şiir yazanlara kıl olur Mustafa öğretmen.

“Şiir yazmaya kızıyorsanız, neden aruz veznini öğretiyorsunuz ki?” diyesim geliyor içimden ama diyemiyorum. Kafamda başka şeyler varken, ne diye bu herifi dinleyecekmişim ki, işim gücüm var benim psikolojisine girerek edebiyat ve türk dilini ortaklaşa kullandığım harita metod defterimin orta cildini açıyorum. Kalemim de var. Canım sıkılacağına yazılakoyuluyorum aklıma ilk gelenleri.

Yazmaya nasıl kaptırdıysam kendimi hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Henüz fazla bir şeyler yazamamışken kafamı kaldırıp etrafa bakınıyorum öylesine, ilgilenmediğimle ilgilenen Mustafa öğretmenle göz-göze geliyoruz. Ters ters bakıyor bana, sanki anasına küfretmişim gibi. Bu tersliğe daha da katlanamayacağımı düşünerek eğiyorum tekrar başımı sıraya, defterime, kalemime. Bir cümle daha geliyor aklıma ve yazıyorum. Tam cümlenin sonuna noktayı koydum, ön sıranın daha da önünden bir ses geliyor.

“Fatih!”

Ses gelmekle kalmıyor, gelen ses adımı zikrediyor. Böyle durumlarda ister istemez meraklanıyor insan. Başımı kaldırıyorum Mustafa öğretmen bana bakıyor. Bakmakla kalmıyor bana doğru yaklaşıyor. Yanıma kadar geliyor. Başını hafifçe eğip yazdıklarıma bakmak istiyor ama tek hamlede defteri kapatarak bakmasına izin vermiyorum. Bunun üzerine,

“Burda ders anlatıyoruz Beyefendi. Sen burda oturmuşsun kim bilir nelerle uğraşıyorsun. Benim anlattığım dersten daha önemli ne yapıyor olabilirsin sen?” diyerek fırça çekmeye çalışıyor. Cevap vermiyorum. Defterimi kalemimi çantama koymaya çalışırken elimden alıyor her ikisini. Sinirleniyorum.

“Anlattığınız dersten çok sıkıldım. Kendi kendime bir şeyler yazıyorum. Suç mu?” diyerek çıkışıyorum.

“Lütfen defterimi geri verir misiniz?” diyorum sinirli olmama rağmen, sakince.

O da sinirleniyor arkasını dönüp gidiyor defterim ve kalemimle birlikte. Peşinden kalkıyorum ben de. Yürüyorum o nereye doğru gidiyorsa. Arkasını dönüyor,

“Otur yerine çabuk!” diyerek aklınca üzerimde otorite kurabileceğini sanıyorken kendimi ve ağzımı tutamayıp,

“Defterimi verin, siktir olup gideyim. Siz de kurtulun, ben de.” diyorum kızgın bir surat ifadesi takınarak. Böyle anlarda geri dönüş yoktur. Alttan alsanız da, üste çıksanız da sonunuz okul müdürünün odasında bitiyor bunun farkındayım. Yine de geri adım atmaya hiç niyetim yok.

“Ne yani suç mu işledik anlattığınız dersi dinlemiyorum diye, bir tek ben mi yapıyorum sanki bunu. Zaten sizle de pek anlaşamıyoruz. Sizin öğrettiklerinizi bünyem kabul etmiyor. Her gece öğrendiğim şeyleri unutmaya çalışmak yüzünden sabaha karşı yatabiliyorum yatağıma. Ne olacaksa olsun fakat ben defterimi geri istiyorum. Bu izzet-i nefs meselesi oldu artık benim için. Özelime dokunamazsınız.” gibisinden atarlanıyorum Mustafa öğretmene, o altta kalır mı?

“Dersimi dinlemiyorsun, saygısızlık ediyorsun, küfrediyorsun ve üzerine beni tehdit mi ediyorsun? Senin ağzına sıçarım. Öyle bir yapıştırırım ki suratına tahtayla bir olursun. Senin karşında öğretmenin var, öğretmeni de geçtim kendinden oldukça büyük, yetişkin bir adam duruyor, bana nasıl saygısızlık ediyorsun lan sen!” diye üzerime çullanmaya kalkarken, elinde tuttuğu defterimi çekiştiriyorum. Öyle sıkı tutuyor ki, defteri çektikçe kendisi de bana doğru geliyor. Bu yüzden bırakıyorum. O anda şartlara uygun ve adil olacağını düşündüğüm bir hareketi gerçekleştirerek masasının üzerinde duran sınıf defterini kapıyorum.

“Benim defterimi geri vermezseniz, sizin defterinizi ve hatta bütün sınıfın olan defteri yırtarım.”

“Yırt da bakalım neler oluyor, hadi yırtsana, yırt görelim.” diyor sanki ondan korkuyormuşum gibi. Her ne kadar tahrik ettiğini biliyor olsam da, tek hamleyle tam ortasından yırtıyorum sınıf defterini.

“Alın o zaman benim defterimi de sayarsak, elinizde toplam olarak üç tane defter olmuş oldu. Madem bu kadar çok seviyorsunuz, hepsi sizin olsun.” diyerek dönüyorum arkamı. Son bir kez bakıyorum sınıfa doğru. Yöneliyorum kapıya. Kapıdayım şu anda. Tutuyorum kolunu, bastırıyorum aşağıya. Açılıyor kapı. Özgürlüğüme bir adım kaldı. Dönüp bakmak geliyor yine içimden. Dönmüyorum, bakmıyorum geriye. Hem ne var ki arkada. Hiçbir şey bırakmış sayılmam. Atıyorum adımımı, çıkıyorum koridora. Çarpıyorum sınıfın yüzüne kapıyı bütün gücümle. Etrafıma baka baka yürüyorum çıkış kapısına doğru. Henüz tehlike geçmiş sayılmaz.

“Bu okulda da ne çok kapı var lan!” diyorum kendi kendime. Kapılardan kapı beğenerek ilerliyorum. Arkamdan sesler geliyor ve muhtemelen bana sesleniyor ağızlar. Umursamıyorum ki, bırakıyorum birazdan okulu. Özgür oluyorum ben, kimsen kimsin. Ne diye dönüp vaktimi harcayacağım ki sizinle arkamı dönüp. Çıkarıyorum boynumdaki medeniyetin köle takımına para karşılığı zorla taktırdığı kravatı, atıyorum yere. İniyorum merdivenlerden koşar-adım. Yürümekle bitmiyor okul. Koşmaya karar veriyorum. Öyle hızlı koşuyorum ki üşütüyor beni sonbahar. Yapraklar düşüyor tarihi okulun bahçesine, tarihi ağaçlardan. Kafamı kaldırıp önüme doğru bakıyorum. Bir kapı daha çıkıyor karşıma. Bunca yıl neden hiç dikkatimi çekmemiş ki bu kadar kapı. Yavaşlıyorum. Yürümeye başlıyorum temposuz, ritimsiz. Bu kapının diğer kapılara benzemediğini fark ediyorum bekçiyi görünce. Atılıyor kulübesinden, dikiliyor karşıma. Belli ki rahatını kaçırdım onun da. Ne güzel kulübesinde oturmuş kız öğrencilerin tuvaletine girip çıkan kızlara bakıp kim bilir ne fanteziler düşünüyorken.

“Nereye gidiyorsun yavrum?” demek istiyor fakat ağzından yarı şehirli, yarı köylü şive dublajı çıkıyor. Dolayısıyla hiçbir zaman anlaşılamıyor Bekçi Dayı.

“Hiçbir yere dayı.” diyorum. Yöneliyorum kapıya doğru. Ona özgürlükten bahsetsem ne anlardı ki zaten. Kapıya yaklaşıyorum. Kapı çok ağır. Kancasını çıkarıyorum kapının, çekiyorum kendime doğru iki elimle. Aralanıyor büyük hapishane kapısı. Tahliye oluyorum işte cezam bitiyor. Önce başımı uzatıyorum dışarıya, sonra tüm bedenimi. Kapatmıyorum kapıyı, aralık kalsın. Belki birileri daha özgür olmak ister düşüncesiyle. Gömlek cebimde kalan son sigaramı dudaklarımın arasına götürüp, sağ cebimdeki kibriti çakıyorum özgürlüğümün şerefine. Alevleniyor sigaram, dumanı tütüyor özgürlüğümün.

Köşeyi döndüm sola doğru. Aşağıya doğru sallanmak kolayıma gelmiştir benim de herkes gibi. Özellikle seçmedim sola gitmem gerektiğini. Sigaramdan duman üzerine duman çekiyor, gökyüzüne erişmeyeceğini bile bile üflüyorum dumanı. Başım yukarıda, yükseklere göz atıyorum. Bulutlar çok güzel. Özgürlüğü seviyorum. Yola atıyorum kendimi kaldırımdan, göz-göze geliyoruz bir türlü sevdiğimi söylemeye cesaret edemediğim kızla. Ondan hiç kimseye bahsetmedim. Aynı okulda okuyoruz. Ben onu seviyorum ama o sıralar özgür olmadığım için yanaşamıyorum. Tam özgürlüğüme kavuşmuşken karşıma çıkıyor. Bir daha da göremeyeceğimi zihnimde tasavvur ederek dikiliyorum önüne. Şaşırıyor, yüzüme bakıyor. Onun bana bakışı her ne kadar pamuk gibi olsa da, dim-dik bakıyorum gözlerine. Bir şey söylemesine fırsat vermeden başlıyorum sözlerime.

“Sana bir şey söyleyeceğim, ben artık özgürüm. Sırtımdaki bütün yükleri tek tek atmaya karar verdim yaklaşık on dakika önce. Her şeye yeniden başlamam üzerinden on dakika geçti yani. Şimdi sen, ‘ne diyor bu?’ diyorsun ama biliyorsun. Sen de biliyorsun, seni uzun zamandır sevdiğimi. Senden hiçbir şey beklemiyorum. Uzunca bir süre nasıl konuşabileceğimi düşündüm seninle. Şimdi gördüm ki, konuşulabiliyor ama ne yazık ki, hiçbir şey zamanında yaşanamıyor. Artık özgürüm ama sensiz kalacağım. Her şeyin bir bedeli var diye boşuna söylemiyorlar. Hoşça kal.”

Sigaramı fırlatıp atıyorum yıpranmış asfalta. Dumanı tütmeye devam ediyor. Gözlerimi gözünden çekip sağa doğru hamle yaparak kaldığım yerden sallanmaya başlıyorum yokuş aşağı. Hızlı adımlarla değil, aksine yavaş yavaş varıyorum özgürlüğüme. Bakmıyorum arkama. Dönüp bakıyor mu, bir şeyler söylüyor mu diye.

O anda arkamdan “Ben de seni seviyorum” demiş midir bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim. Tam özgürüm derken, çalıyor saatin alarmı. Kalkışa geçiyorum özgür rüya aleminden, gerçek hayat hapishanesine. Banyoda yüzümü yıkarken tebessüm ediyorum aynadaki yüzüme. Hem özgürlük ve cesaret benim neyime? …

 

Bin Özgürlük, Bir Rüya – Fatih Boyacıoğlu

ACI

İhanetin fizyolojik yapısı keskin hatlıdır, ironik ve bir o kadar da absürtdür. Güvendiği kişi tarafından sırtı veya yüreği bıçaklanan insanın ortaya attığı bir olgudur ihanet. Bundandır bunu deneyimleyen kişinin yaşamında güvene daha nadir rastlanılmasının. Özüne yaklaştırır insanı deneyimler. Zamanla daha sıkı sarmaya başlarsın benliğini; kimse ulaşamasın diye. Gözümüze, yüreğimize tatlı görünen anlar, olaylar dahi acının iluzyona uğramış bir varyasyonudur. Hayat başlı başına acıdır be dostum! Ömrün süresince ne azına, ne de fazlasına şahit olabilirsin.