Yazdığım Yazılmıştır Önceden

Ne zaman yeni bir yazı yazmaya kalksam, masanın başına geçtiğimde, her defasında cayıyorum. Aslında biraz üşengeç bir tarzım var. Bundan da kaynaklandığını sanmıyorum. İşin özü çok başka. Yazmıyorum, çünkü ben her ne yazacak olsam, benden önce mutlaka yazılmıştır diye düşünüyorum. Bu bir kıskançlık değil, kimse yanlış anlamasın. Aksine bir takdirdir, şahsımdan nacizane. Daha gençken kendi tarzımı yaratmaya çalışırdım. Bu arayışlar içerisinde, kimseden etkilenmemek ve kendime özgü olması bakımından, çoğu yazarı takip etmiyordum. Bu konuda aslına bakarsanız haklıyım. Çünkü, kim ne derse desin, illa ki okuduğunuz, duyduğunuz bi’şeyden esinleniyorsunuz. Ben, bu olsun istemiyordum. Özgün olmalıyım, yaratıcı olmalıyım ve daha önce hiç-kimsenin bahsetmediği konulardan bahsetmeliyim diyordum. Şu sıralar memleketimizin en iyi yazarlarını takip ediyor, kitaplarını okuyor, söyleşilerini takip ediyor ve geçmişlerine göz atıyorum. Haklarında öğrendiğim, her yeni birşey beni onları okumaya teşvik ediyor. Şu sıralar ben de bu yüzden, pek birşey yazıp, çizmiyorum.

Her ne düşünürsem düşüneyim, her ne yazarsam yazayım. Biliyorum ki, benden önce bir düşünen, bir yazan mutlaka var. Bunu da neye dayanarak söylediğimi sanırım üst bölümde izah ettim. Hakikaten çok değerli ve zekasına hayran kaldığım yazarlarımız var. Aslında yazmanın da çeşitliliği ve bu çeşitliliğin ap-ayrı zeka gerektirdiğine inanıyorum. Mesela şiir yazmak, bana kalırsa zekanın yanında hissiyat gerektirir. Her şiir yazan, makale yazamaz gibi bir durum söz konusu. Roman yazmak, bir birikim meselesidir ve bu birikimi nasıl harmanladığınıza bakar. Sıradan bir kitap yazmak ise, kişinin hayal gücüyle ve yaratıcılığıyla alakalıdır. Birbirinden bağımsız olarak sıklıkla takip ettiğim, her birine hayran olduğum kişilerden bahsetmek gerekirse; Özdemir Asaf, Oğuz Atay, Cemal Süreya, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Ferhan Şensoy ve son dönemlerde en çok ilgi duyduğum Murat Menteş. Daha unuttuğum, konu uzamasın diye yazmadığım çok değerli yazarlarımız var. Üstünkörü olarak genel anlamda anlattığım ve son dönemde en çok takip ettiğim kişileri yazdım. Şimdi bu insanları nasıl takdir etmem ki? Her biri birbirinden değerli insanlar. Bu denli mükemmel düşünen ve aynı derece kağıda döken insanlar varken, ne kadar farklı düşünebilirim ki? Onlar ben dünyada bile yokken, benim hissettiğim, düşündüğüm ve yazmayı planladığım şeyleri çoktan kağıda dökmüşler bir kere. Aynı konuyu yazacağız nasılda, allayıp-pullayıp tekrar yazmanın alemi ne? İşte bu yüzden yazmıyorum.

Lütfen yukarıdaki sıralamaya aldanmayın, hepsi benim için bir numaradır. Farklı konular üzerinde yoğunlaşmalarına rağmen, hepsini seviyorum. Sanırım bundan sonra hep onların izinden gideceğim. Kimi şöyle diyecek: “şuna bak, taklit ediyor.” ve kimisi pişkince “ne kadar aynı değil mi?” diyecek. Aslında pek umursamıyorum. Onları takip etmeye ve onlardan farklı konular üretemediğim sürece yazmamaya devam edeceğim. Hepsi buydu…

Son Ders: Aşk ve Üniversite

Son Ders: Aşk ve Üniversite
“Birlikte geçireceğimiz zaman, size diğer katıldığınız derslerden çok daha farklı gelebilir. Evet arkadaşlar, ilk dersimiz, hiçbirinizin buradan alınacak bir derse ihtiyaç olmadığıdır..” diye başlayan ve sonunda “Dersi hayat verir.” felsefesiyle yola çıkan bir öğretmeniniz oldu mu hiç?

Bir hayat düşünün ki, 30 sene yurdunuzdan, arkadaşlarınızdan ve en önemlisi aşkınızdan uzak durmanızı gerektiren. İşte ana teması buymuş gibi görünüyor ancak, hemen yanılmayın. Bir öğretmen düşünün ki, size sizden daha fazla değer veriyor. Sorunlarınızı çözmenizin, kendinizden evel geldiği gerçeğini yüzünüze vuruyor. İşte bu öğretmenin, asıl meselesi kendi sorununu çözememiş olması. Bu yüzden, hayatı boyunca hep kalbinin, ruhunun, hislerinin bir kıyısında, hiç söylemediği söylemediği o cümleler yüzünden zehir olmuş bir hayatta yaşamanın verdiği pişmanlık duygusu..

Derken birgün öğrencilerinden biri, bu öğretmenin günlüğünü okuyor. Bu öğrenci sevdiği kızla konuşamayan, içine kapanık bir kişi. İşte o günlüğü okuduktan sonra, hayatın önemli bir dersini daha alıyor. “Ya sonradan onun gibi, söyleyemediğim şeylerden ötürü pişman olursam?” diyerek, kendini topladıktan sonra o sevmiş olduğu kıza, aşkını haykırıyor…

Ferhan Şensoy’un başrolde oynadığı, gayet güzel ve benim çok hoşuma giden bir film “Son Ders: Aşk ve Üniversite” kesinlikle izleyin. Üst kısımlarda kendimce yorumladım, gerçekten etkilendim. Sizlerinde izlemesinde fayda var. İzleyin, filmler her ne kadar beyaz-perde’de kalan eserler olsa da, insanlara birçok konuda yardımcı olabilecek içeriklere sahip olabiliyor. Filmi izledikten sonra “Dersi hayat verir” kavramını çok iyi anlayacaksınız.