İtiraf

Serseri olduğunu bir türlü kabullenemediğim ruhum ve bedenim yataktan kalkar. Baş ucundaki komodinin üzerinde duran sigaradan sıkıştırır dudak arasına. Üç-beş fırt çeker. Fazla değil tuvalete işemeye gidecek kadar eşlik etmesi yeterli. Hiçbir anlam ifade etmeyen çizgilerin bir araya geldiği donunu tek eliyle indirip, işemeye başlar. Diğer elini de, sigarasının külünü işediği klozete doğru dökmek için kullanır. Kusursuz bir temizlik! diye içinden geçirirken işemesi biter. Sigarasını klozetin içine doğru bırakır. Sifonu çekmeden uzaklaşır oradan. Dün geceden beri beynini siken buzdolabının kapağını aralar. Bir şişe bira çekip alır. Sanki alabalık tesisinde bir balık yakalıyormuş gibi. Çevirmek suretiyle açar Pazar çayını. Televizyonun önünde akşamdan kalma patlayamamış, sert ve lezzetsiz olan mısırla karşılaşır. Bir avuç atar ağzına. Ardından biraya yüklenir, içi yanmış belli ki. Bir sigara daha yakar. Radyoyu açar ve koltuğa uzanır. Tavana bakar ve tek kişilik bu odada nasıl olur da bin kişilik yaşayabildiğini getirir aklının ucuna.

Sanki dün geceden beri yüz yıl geçmiş gibi hisseder. Başının ağrısı alkolden değil. Ağzındaki bu boktan tat sigaradan değil. Sanki bu hayat gerçek değil gibi düşünür. Hem kim, Pazar sabahının köründe tek kişilik bir odada güne sigarayla başlayıp, birayla devam ederek, akşamdan kalma boktan bir kasenin içinde kalmış, tadı olmayan bir mısırla kahvaltı eder ki? Üstelik anlamlı düşünceler içinde anlamsız bir mekanda kurduğu cümlelere olgunlukla cevap verme gayretindeyken. Olgun bir insan, anlam veremediği çizgilerle dolu bir don giyip, yarı çıplak vaziyette üçlü koltuğa uzanıp ayaklarını sikindirik bir zigon sehpaya uzatarak soru-cevap şeklinde kendiyle galip gelemeyeceği bir savaşa girer mi?

Sonu olmayan bir yol olduğunu düşünür. Galip gelemeyeceğinden emin olduğu için kendi kendine savaşmayı bırakır, birasını dikler. Sigarasından bir fırt daha alır ve söndürür. Biraz daha mısır avuçlar, ağzına atar. Takır, tukur biçimde midesine indirir. Bir kez daha birasını dikler ve şöyle der hiç olmadığı kendine: Belki de yazgıdır!

Evet, der. Yazgı. Bunun başka bir izahı olmamalı. Olsa bile reddedilmeli. Bu hale gelmek için gayret vermedim ki. Birilerinin hayallerini mahvetmek için, birilerinin hayatına girmiyorum ki. Güne güzel başlamakla, sefil gibi başlamak arasında bir fark yok benim için. Nasılsa berbat geçiyor ve geçmeye devam edecek. Üstelik günlerin adının ne olduğunun veya zamanın kendi içinde hangi noktasında olduğunun benim için hiçbir anlamı yok. İyi bir insan olmaya gayret ettikçe, kötüleşiyorsam eğer bunun suçunu tek başına üstlenemem. Diğer insanlar da en az benim kadar kötü. Yazgı veya kader, istediğini söyleyebilirsin ama hayatım boyunca tanıdığım en küstah orospu daha mütevazi kalıyor yanında. Ben dahil, tüm insanoğluyla taşak geçiyor sanki.

Bir müddet sağ ayağını hızlıca ileri geri oynatırken bulur kendini. Umursamaz. Birasını içmeye devam eder. Gülümseyerek bir sigara daha yakar. Radyonun sesini açar ve radyoda çalan şarkıyı duyduğunda, bahsettiği yazgının yine kendisiyle uğraştığını düşünür. Tokat gibi gelse de oturduğu yerden eşlik eder:

“… ama şimdi bu sürtük bedende. Patlayacak gibi vuruyor kalbim.”

Kendine geldiğinde üçlü koltuğun üzerinde uzanırken bulur kendini. Ayağa kalkar ve ağzına, sehpanın üzerinde duran bir paketten sigara seçip götürür ve ateşler. Tuvalete doğru yol alır. Çizgili donunu sıyırır ve işemeye başlar. Sigarasından birkaç nefes art arda çekiyorken yüksek sesle bağırır: Geçmişini sikeyim!

Sigarasını klozete atar, ışığı açık bırakarak dışarıya çıkar. Sesi kesilmiş buzdolabından bir bira açar kendine. Camın önüne geçer. Sokağı seyretmeye başlar. Hiç kimsenin olmayışı onu meraklandırır. Saate bakar ve gerçekle yüzleşir. Bir gün daha anlamsızca yitip gitmiştir artık. Geri getirilemez bir biçimde.

“Bir hayat, nasıl olur da her anı, her anını tekrarlar!” diye yüksek sesle bağırır. Ancak onu hiç kimsenin duyamayacağını biliyor olması ağır gelir. Susarak birasını dikler. Susmak en büyük çözümdür aslında. Yazgı ve kısır döngü. Hatta bu hayattan alabileceğin en büyük intikam oluyor bazı anlarda kabullenmek. Çöpü karıştıran bir kediye ilişir gözü ve şöyle söyler: Ben buyum amına koyayım! Ben buyum!

 

// “İtiraf” – Fatih Boyacıoğlu

Bin Özgürlük, Bir Rüya

“Hayatımda kendimi ilk kez özgür hissettiğimde liseye gidiyordum.”

Dersimiz edebiyattı ve o dersi seviyordum. Ancak bize edebiyatı öğretmek için parayla tutulan ve adına toplumca öğretmen denilen salak bir adam vardı başımızda. Henüz türkçeyi doğru düzgün telaffuz edemiyor olmasına rağmen, ne hikmetse edebiyat öğretmeni olup bu günlere gelmiş Mustafa öğretmen. Belki çok çalışarak bu kutsal mesleği yapmaya hak kazanmıştır kim bilir ama ne yazık ki çalışarak bugünlere gelmesi onun salak bir insan olduğunu unutturmuyordu bana. Mustafa öğretmen kapıdan içeriye girdiği anda bütün sınıf ayaklanıyor ve vermiş olduğu ‘oturun!’ komutuyla onlarca adam bir köpek gibi itaat ederek yerlerine oturuyor.

“Hiç olacak iş değil. Kim ki bu adam?” diyorum kendi kendime. Camdan dışarıya bakıyorum sıkıla sıkıla. Sonbaharın Bursa’daki cilvesi dans ettiyor bahçede ağaçların yapraklarını. Hüzünle sevinci bir arada yaşıyorum. Ders başlıyor o anda fakat ben orada değilim. Sınıf defterini imzalıyor, sınıf başkanını azarlıyor, ses çıkaranlara küfür ediyor derken ceketini çıkarıp, tahtanın sol üst köşesinde bulunan bir çiviye asıyor. Tahtanın tam ortasına geliyor ve tüm sınıfa yüksek sesle bir önceki ders nerede kaldığımızı soruyordu. O an gülmekten alamadım kendimi. Bir öğretmenin asli görevi nedir diye düşünüyorum. Bu adam ne öğrettiğini hatırlamıyorsa, bir-kaç hafta sonra gireceğimiz yazılıdaki aptal sorularının cevaplarını bizim de hatırlayamıyor olmamız, neden bir suç teşkil ediyor ki? Boktan bir çifte-standart işte.

Ben, dersleri seviyor ve öğretmenlerden nefret ediyorken sesini yükselterek derse ani bir giriş yapıyor Mustafa öğretmen.

“Evet arkadaşlar, bugünkü dersimizde Aruz veznini işleyeceğiz” diyerek tahtaya fa’ûlün, mefâ’ilün, müfâ’aletün şeklinde yazılar yazıyor. Açık, kapalı, açık, kapalı, kapattık dükkanı yapacağız biraz sonra. Gariptir ki ders esnasında şiir yazanlara kıl olur Mustafa öğretmen.

“Şiir yazmaya kızıyorsanız, neden aruz veznini öğretiyorsunuz ki?” diyesim geliyor içimden ama diyemiyorum. Kafamda başka şeyler varken, ne diye bu herifi dinleyecekmişim ki, işim gücüm var benim psikolojisine girerek edebiyat ve türk dilini ortaklaşa kullandığım harita metod defterimin orta cildini açıyorum. Kalemim de var. Canım sıkılacağına yazılakoyuluyorum aklıma ilk gelenleri.

Yazmaya nasıl kaptırdıysam kendimi hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Henüz fazla bir şeyler yazamamışken kafamı kaldırıp etrafa bakınıyorum öylesine, ilgilenmediğimle ilgilenen Mustafa öğretmenle göz-göze geliyoruz. Ters ters bakıyor bana, sanki anasına küfretmişim gibi. Bu tersliğe daha da katlanamayacağımı düşünerek eğiyorum tekrar başımı sıraya, defterime, kalemime. Bir cümle daha geliyor aklıma ve yazıyorum. Tam cümlenin sonuna noktayı koydum, ön sıranın daha da önünden bir ses geliyor.

“Fatih!”

Ses gelmekle kalmıyor, gelen ses adımı zikrediyor. Böyle durumlarda ister istemez meraklanıyor insan. Başımı kaldırıyorum Mustafa öğretmen bana bakıyor. Bakmakla kalmıyor bana doğru yaklaşıyor. Yanıma kadar geliyor. Başını hafifçe eğip yazdıklarıma bakmak istiyor ama tek hamlede defteri kapatarak bakmasına izin vermiyorum. Bunun üzerine,

“Burda ders anlatıyoruz Beyefendi. Sen burda oturmuşsun kim bilir nelerle uğraşıyorsun. Benim anlattığım dersten daha önemli ne yapıyor olabilirsin sen?” diyerek fırça çekmeye çalışıyor. Cevap vermiyorum. Defterimi kalemimi çantama koymaya çalışırken elimden alıyor her ikisini. Sinirleniyorum.

“Anlattığınız dersten çok sıkıldım. Kendi kendime bir şeyler yazıyorum. Suç mu?” diyerek çıkışıyorum.

“Lütfen defterimi geri verir misiniz?” diyorum sinirli olmama rağmen, sakince.

O da sinirleniyor arkasını dönüp gidiyor defterim ve kalemimle birlikte. Peşinden kalkıyorum ben de. Yürüyorum o nereye doğru gidiyorsa. Arkasını dönüyor,

“Otur yerine çabuk!” diyerek aklınca üzerimde otorite kurabileceğini sanıyorken kendimi ve ağzımı tutamayıp,

“Defterimi verin, siktir olup gideyim. Siz de kurtulun, ben de.” diyorum kızgın bir surat ifadesi takınarak. Böyle anlarda geri dönüş yoktur. Alttan alsanız da, üste çıksanız da sonunuz okul müdürünün odasında bitiyor bunun farkındayım. Yine de geri adım atmaya hiç niyetim yok.

“Ne yani suç mu işledik anlattığınız dersi dinlemiyorum diye, bir tek ben mi yapıyorum sanki bunu. Zaten sizle de pek anlaşamıyoruz. Sizin öğrettiklerinizi bünyem kabul etmiyor. Her gece öğrendiğim şeyleri unutmaya çalışmak yüzünden sabaha karşı yatabiliyorum yatağıma. Ne olacaksa olsun fakat ben defterimi geri istiyorum. Bu izzet-i nefs meselesi oldu artık benim için. Özelime dokunamazsınız.” gibisinden atarlanıyorum Mustafa öğretmene, o altta kalır mı?

“Dersimi dinlemiyorsun, saygısızlık ediyorsun, küfrediyorsun ve üzerine beni tehdit mi ediyorsun? Senin ağzına sıçarım. Öyle bir yapıştırırım ki suratına tahtayla bir olursun. Senin karşında öğretmenin var, öğretmeni de geçtim kendinden oldukça büyük, yetişkin bir adam duruyor, bana nasıl saygısızlık ediyorsun lan sen!” diye üzerime çullanmaya kalkarken, elinde tuttuğu defterimi çekiştiriyorum. Öyle sıkı tutuyor ki, defteri çektikçe kendisi de bana doğru geliyor. Bu yüzden bırakıyorum. O anda şartlara uygun ve adil olacağını düşündüğüm bir hareketi gerçekleştirerek masasının üzerinde duran sınıf defterini kapıyorum.

“Benim defterimi geri vermezseniz, sizin defterinizi ve hatta bütün sınıfın olan defteri yırtarım.”

“Yırt da bakalım neler oluyor, hadi yırtsana, yırt görelim.” diyor sanki ondan korkuyormuşum gibi. Her ne kadar tahrik ettiğini biliyor olsam da, tek hamleyle tam ortasından yırtıyorum sınıf defterini.

“Alın o zaman benim defterimi de sayarsak, elinizde toplam olarak üç tane defter olmuş oldu. Madem bu kadar çok seviyorsunuz, hepsi sizin olsun.” diyerek dönüyorum arkamı. Son bir kez bakıyorum sınıfa doğru. Yöneliyorum kapıya. Kapıdayım şu anda. Tutuyorum kolunu, bastırıyorum aşağıya. Açılıyor kapı. Özgürlüğüme bir adım kaldı. Dönüp bakmak geliyor yine içimden. Dönmüyorum, bakmıyorum geriye. Hem ne var ki arkada. Hiçbir şey bırakmış sayılmam. Atıyorum adımımı, çıkıyorum koridora. Çarpıyorum sınıfın yüzüne kapıyı bütün gücümle. Etrafıma baka baka yürüyorum çıkış kapısına doğru. Henüz tehlike geçmiş sayılmaz.

“Bu okulda da ne çok kapı var lan!” diyorum kendi kendime. Kapılardan kapı beğenerek ilerliyorum. Arkamdan sesler geliyor ve muhtemelen bana sesleniyor ağızlar. Umursamıyorum ki, bırakıyorum birazdan okulu. Özgür oluyorum ben, kimsen kimsin. Ne diye dönüp vaktimi harcayacağım ki sizinle arkamı dönüp. Çıkarıyorum boynumdaki medeniyetin köle takımına para karşılığı zorla taktırdığı kravatı, atıyorum yere. İniyorum merdivenlerden koşar-adım. Yürümekle bitmiyor okul. Koşmaya karar veriyorum. Öyle hızlı koşuyorum ki üşütüyor beni sonbahar. Yapraklar düşüyor tarihi okulun bahçesine, tarihi ağaçlardan. Kafamı kaldırıp önüme doğru bakıyorum. Bir kapı daha çıkıyor karşıma. Bunca yıl neden hiç dikkatimi çekmemiş ki bu kadar kapı. Yavaşlıyorum. Yürümeye başlıyorum temposuz, ritimsiz. Bu kapının diğer kapılara benzemediğini fark ediyorum bekçiyi görünce. Atılıyor kulübesinden, dikiliyor karşıma. Belli ki rahatını kaçırdım onun da. Ne güzel kulübesinde oturmuş kız öğrencilerin tuvaletine girip çıkan kızlara bakıp kim bilir ne fanteziler düşünüyorken.

“Nereye gidiyorsun yavrum?” demek istiyor fakat ağzından yarı şehirli, yarı köylü şive dublajı çıkıyor. Dolayısıyla hiçbir zaman anlaşılamıyor Bekçi Dayı.

“Hiçbir yere dayı.” diyorum. Yöneliyorum kapıya doğru. Ona özgürlükten bahsetsem ne anlardı ki zaten. Kapıya yaklaşıyorum. Kapı çok ağır. Kancasını çıkarıyorum kapının, çekiyorum kendime doğru iki elimle. Aralanıyor büyük hapishane kapısı. Tahliye oluyorum işte cezam bitiyor. Önce başımı uzatıyorum dışarıya, sonra tüm bedenimi. Kapatmıyorum kapıyı, aralık kalsın. Belki birileri daha özgür olmak ister düşüncesiyle. Gömlek cebimde kalan son sigaramı dudaklarımın arasına götürüp, sağ cebimdeki kibriti çakıyorum özgürlüğümün şerefine. Alevleniyor sigaram, dumanı tütüyor özgürlüğümün.

Köşeyi döndüm sola doğru. Aşağıya doğru sallanmak kolayıma gelmiştir benim de herkes gibi. Özellikle seçmedim sola gitmem gerektiğini. Sigaramdan duman üzerine duman çekiyor, gökyüzüne erişmeyeceğini bile bile üflüyorum dumanı. Başım yukarıda, yükseklere göz atıyorum. Bulutlar çok güzel. Özgürlüğü seviyorum. Yola atıyorum kendimi kaldırımdan, göz-göze geliyoruz bir türlü sevdiğimi söylemeye cesaret edemediğim kızla. Ondan hiç kimseye bahsetmedim. Aynı okulda okuyoruz. Ben onu seviyorum ama o sıralar özgür olmadığım için yanaşamıyorum. Tam özgürlüğüme kavuşmuşken karşıma çıkıyor. Bir daha da göremeyeceğimi zihnimde tasavvur ederek dikiliyorum önüne. Şaşırıyor, yüzüme bakıyor. Onun bana bakışı her ne kadar pamuk gibi olsa da, dim-dik bakıyorum gözlerine. Bir şey söylemesine fırsat vermeden başlıyorum sözlerime.

“Sana bir şey söyleyeceğim, ben artık özgürüm. Sırtımdaki bütün yükleri tek tek atmaya karar verdim yaklaşık on dakika önce. Her şeye yeniden başlamam üzerinden on dakika geçti yani. Şimdi sen, ‘ne diyor bu?’ diyorsun ama biliyorsun. Sen de biliyorsun, seni uzun zamandır sevdiğimi. Senden hiçbir şey beklemiyorum. Uzunca bir süre nasıl konuşabileceğimi düşündüm seninle. Şimdi gördüm ki, konuşulabiliyor ama ne yazık ki, hiçbir şey zamanında yaşanamıyor. Artık özgürüm ama sensiz kalacağım. Her şeyin bir bedeli var diye boşuna söylemiyorlar. Hoşça kal.”

Sigaramı fırlatıp atıyorum yıpranmış asfalta. Dumanı tütmeye devam ediyor. Gözlerimi gözünden çekip sağa doğru hamle yaparak kaldığım yerden sallanmaya başlıyorum yokuş aşağı. Hızlı adımlarla değil, aksine yavaş yavaş varıyorum özgürlüğüme. Bakmıyorum arkama. Dönüp bakıyor mu, bir şeyler söylüyor mu diye.

O anda arkamdan “Ben de seni seviyorum” demiş midir bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim. Tam özgürüm derken, çalıyor saatin alarmı. Kalkışa geçiyorum özgür rüya aleminden, gerçek hayat hapishanesine. Banyoda yüzümü yıkarken tebessüm ediyorum aynadaki yüzüme. Hem özgürlük ve cesaret benim neyime? …

 

Bin Özgürlük, Bir Rüya – Fatih Boyacıoğlu

Dışarıdakiler

Yine kar yağıyordu. İnsanların çoğu, bu beyaz görünümlü şehrin güzel yönlerinden faydalanmak ve biraz olsun kar özlemini gidermek adına atmışlardı kendilerini sokaklara. Bakıyorum da herkes halinden memnun. Sıcacık evlerinden, yepisyeni kabanlarını ve botlarını giyerek çıkmışlar. Biraz eğlenip, gülüş cümbüş yaptıktan ve havadaki soğuktan nasiplerini aldıktan sonra yine sıcacık evlerinin yolunu tutacaklar.

Ben mi? Benim gidecek bir yerim yok ki. Neredeyse hayatlarının her dakikasında içlerinde olmama rağmen, asla farkına varılmayan insanlardanım. Bu zaten hep böyledir, biz sokakta yaşayanlar, onlara göre her zaman diğerleri olduk. Hep düşünüyorum acaba bu soğukta sadece zevk duydukları için dışarıya çıkıp, karın keyfine varanlar, bir an olsun bizleri yani dışardakileri -onların gözüyle diğerleri olan bizleri- hiç düşünürler mi?

Köşeme çekilmiş, yani Belediye Parkı’nın en şahane ağacının altında uzanmış, karın şiddetle ve acımasızca olan yağışını, tüm bu aklımdaki soru işaretlerini ve en önemlisi de bu gece ne yapıp, ne edip kalacak sıcak bir yer bulup, bulamayacağımı düşünürken, bir yandan da çöp konteynırına yakın bir istikamette bulduğum Nâzım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” isimli romanını okumaya çalışıyordum. Her ne kadar belediyemizin, biz dışarıda kalan vatandaşlarına adamış olduğu sokak aydınlatmasının minnetini duyuyor olsam da, böylesine bir eseri çöpe atmaya kıyabilen insanları da kınamadan edemiyordum. Tam Nâzım’ın düş dünyasına kendimi kaptırmışken, önümdeki banka gelip oturmuştu yaşlı adam sakin ve sessizce. Kitapla ilgilenmeyi bir anlığına bırakmış, yaşlı adamı inceliyordum.

Havanın soğukluğuna ve oturmuş olduğu bankın kar altında kalışına fazlaca aldırış etmiyor gibiydi. Üzerine giydiği neredeyse tüm vücudunu kaplayan uzunca kaşe kabanına ve boynuna doladığı kaşkolla, başına geçirdiği bereye bakılacak olursa gayet zengin ve zevkli bir beyefendiydi kendisi. Onca bağırışın ve haliyle çağırışın içerisinde mermer kadar gergin bir şekilde hafiften kızarmış gökyüzüne bakıyordu. Elini cebine attı, sigara paketinden sanki bir emanetin son koruyucusuymuş gibi zarifçe bir hareketle sigarasını çıkarıp dudaklarının arasına koydu. Bu denli işini bilen, zevkli ve bu kadar yaşlıca bir adam bu saatte burada ne arıyor olabilirdi? Acaba sigara istemek bahanesiyle yanına gidip derdini mi sormalıydım? Yapamam. Ya diğerleri gibi beni dışlamaya kalkar, bir ucubeymişim gibi yüzüme bakarsa? Olsun, ben zaten alışkındım bu durumlara. Ne diye çekiniyordum ki? Zaten adam yaşlı olmasına rağmen, bir o kadar da yalnızdı kararımca. Bir müddet daha izledim. Sigarası bitmişti ve çevreye duyarlı her vatandaş gibi bir davranış beklerken bankın üzerindeki kar tabakasında söndürüp hızlıca fırlattı. Tam hayal kırıklığına uğradığım düşüncesine kapılacakken, kalktı ve attığı izmariti alıp çöp tenekesine attıktan sonra tekrar yerine oturdu. Uzunca olan kabanı haliyle sırılsıklam bir hale bürünmüş gözüküyordu. Elini yine cebine attı ve bir sigara daha çıkartıp yaktı. Bu yaşta bir adamın, bu kadar fazla ve sıklıkta sigara içmesinde bir anormallik vardı. Artık daha fazla beklemek istemiyordum. Sigara istemek için tam sırasıydı. Arkasından hafif öksürerek ve ona doğru gittiğimi belli eden sesler çıkararak yanına doğru sokuldum.

”Hayırlı akşamlar amca, varsa fazladan bir sigaranı alabilir miyim?”

Yaşlı adam hiç tereddüt etmeden elini cebine götürüp paketin tamamını bana uzattı:

“İçerisinden istediğin kadar alabilirsin evlat, istersen tamamı da sende kalabilir. Benim için herhangi bir mahsuru yok,” dedi.

Bir süre yüzüme baktıktan sonra, “Oturmaz mısın genç adam?” diye sordu. Gerçekten bu kadar kolay olmasını beklemiyordum. Aklıma gelen ilk şey, yine her zaman olduğu gibi dışlanma olasılığımın yüksek olmasıydı. Hiç konuşmadan oturdum, elimdeki sigara paketinden sigaramı çıkarıp, aynı o yaşlı adamın ilk içişindeki gibi dudaklarımın arasına koydum ve ateşledim.

“Gerçekten size çok teşekkür ederim bey amca, bugünlerde sizin kadar anlayışlı insanlar sokaklarda gözükmüyorlar.”

“Neden böyle dedin evlat, sokaklardan bir şikayetin mi var senin?”

“Benim sokaklardan değil, insanlardan şikayetim var amca. İnsanlar çok önceden rahmetli babamın bana anlattığı kadar iyi değiller ve bunun eksikliğini benim gibi durumda yaşamak zorunda olan insanlar çok iyi bilir.”

“Doğru söylüyorsun. İnsanlar değişir ve daha da değişecek ama bu kimsenin elinde değil. İnsanlar değişir evlat ama insanların iyi veya kötü olduklarını sadece bir dal sigarayla ölçemezsin.”

“Öyle diyorsun da bey amca, bazen sırf bir sigara isteme bahanesiyle insanlara yaklaşıyorum. Yüzüme öyle bir bakıyorlar ki, sanki bu durumda olmak benim suçummuş gibi hissediyorum. Kimisi yüzüme bile bakmıyor, kimisi ‘Allah versin’ diyerek beni uzaklaştırmak istiyor, kimisi de sizin gibi tüm paketini veriyor. Ama inanın ki, sizin gibi iki çift laf etmekten kaçınmayan çok az insan var. Herkes bir şeylerin telaşı içerisinde koşuşturup dururken, bizleri es-geçiyorlar. Sanki insan değilmişiz gibi.”

“Kendi düşüncelerinle, kendi pencerenden baktığın için yorum yapamıyorum. Sanırım haklısın da evlat. Etrafına bir bak, sadece bak. Konuşmadan, sadece bakmanı istiyorum.”

Uzunca sayılabilecek bir süre etrafıma baktım. Kimileri birbirlerine kar topu atıyor, kimileri çocuklarına kardanadam yapıyor, kimi çiftler el-ele tutuşmuş, kimileri bir köşede birbirlerine sarılmış aşk sözleri söylüyorlar. Kimilerinin elleri cebinde hızlıca bir yere varmanın telaşındalar. Herkes mutlu gibi gözüküyordu. Ama bunda bir problem vardı. Herkesin aynı anda mutlu olacak hali yoktu ya… Bir müddet daha baktım etrafa, her defasında gördüğüm aynı manzarayla karşılaştım. Ancak bu kez daha dikkatli ve daha farklı olarak bakıyordum. Tekrar Amcaya döndüm.

“Söylemeye çalıştığınız şeyi sanırım bir nebze dahi olsa anladım. Herkes mutlu gibi gözüküyor ama aslında çoğu mutsuzluklarından kaçmak için, mutluymuş gibi davranıyorlar mı demek istiyorsunuz?”

“Ben öyle bir şey demek istemiyorum. Ortada olan durum bu. Sokakta yaşıyorsun diye, sadece kendi derdinin mi büyük olduğunu sanıyorsun? Devir öyle bir devir ki evlat, insan dertlerinden kaçmak için başka dertlere bulaşır oldu.”

“Sanırım siz de haklısınız,” dedim ve aklımı kurcalayan soruyu yönelttim yaşlı adama: “Peki sizin derdiniz nedir? Neden bu saatte, bu soğukta ve panayır yerine dönüşmüş bu kalabalığın orta yerindeki bir bankta yalnız başınıza oturuyorsunuz?”

“Evlat ben altmış dokuz yaşındayım, bir ömür boyunca bu bedeni taşımaktan yoruldum. Geçiyordum baktım ki ayaklarım beni evime kadar taşımayacak, bende durup dinlenmeye karar verdim. Söylediğin gibi yalnız ve yaşlı bir adamım. Oturup dinlenmeyi mi çok görüyorsun bana?”

“Hayır bey amca, ben ondan söylemedim. Geldiğiniz anı tam olarak fark etmedim. Ancak varlığınızı gördüğümde sizi dikkatlice izledim. Sanki çok yalnız biriymişsiniz gibime geldi. Belki en az sizin kadar yalnız biri olduğum için, yalnızlığınıza ortak olabilirim maksadıyla yanınıza geldim,” dedikten sonra gülümseyerek yüzüme baktı yaşlı beyefendi.

“Madem yalnızlığımı paylaşacaksın evlat, o halde bir adın var mı senin?”

“Benim adım vardı da, gerçekten hatırlamıyorum. Siz en iyisi bana Serkeş deyin. Peki sizin adınız nedir?”

“O halde bana da ihtiyar demen yeterli. Hadi kalkalım. İstersen benimle gelebilirsin. Hem beni evime kadar bırakmış olursun, hem de yalnızlığımızla iyice kaynaşmış oluruz ne dersin?”

“Tabi, seve seve gelirim. Zaten yapacak bir işim olduğu da söylenemez. Bir iki dakika beklerseniz, eşyalarımı alıp geleyim.”

Banktan kalkıp yürümeye başladık. Şimdiki adıyla ihtiyar aksak bir şekilde yürüyordu yanımda. Aslında tam olarak yürüdüğü bile söylenemezdi. Onunki sadece yürüme gayreti gibi bir şeydi. Neyse ki evi fazla uzakta değildi. Kapının önüne kadar geldik. Bana bir miktar para verdi. Kendime yiyecek bir şeyler, ayrıca içmek için üç-dört şişe şarap almamı söyledikten sonra, üçüncü zile basmam gerektiğini ve asla bir yere gidemeyeceğimi belirtti. Açıkçası bu akşam sıcak bir yerde olma isteği vardı içimde. Ben de belki beni yatıya kabul eder ve sıcacık bir yatakta yatarım ümidiyle ihtiyarın söylediklerini almak üzere oradan uzaklaştım. Bu sırada aklımdaki soru işaretleriyle cebelleşme halindeydim. Acaba bu adam beni neden evine kabul ediyordu ki? Sıradan ve sokaktan gelen biriydim. Kendimi çok iyi tanıyordum. Dışarıdan bakıldığında nasıl gözüktüğümün de gayet bilincindeydim. Gerçekten çok yalnız biri olabilir miydi?

Az sonra ihtiyarın siparişleriyle, daha doğrusu ikimiz için, bana sipariş verdiği nevaleleri almış ve apartman kapısına dayanmıştım. Söylediği gibi üçüncü zile bastım. Apartman kapısından içeriye girdim. Üçüncü zil olması münasebetiyle dairesinin kuvvetle muhtemel birinci katta olması gerekiyordu. Ve yanılmadım. Kapıyı benim için açık bırakmıştı, seslenerek içeriye girdim.

“İhtiyar ben geldim.”

“Hoşgeldin, hiç çekinme kendi yaşam alanınmış gibi davran lütfen. Ben şimdi geliyorum.” dedi ve odalardan birine girdi.

Etrafıma bakınıyordum. Hayatımda bu kadar güzel dayanıp, döşenmiş bir ev görmediğim için ağzım açık bir şekilde kolaçan ediyordum etrafı. Aslında çok fazla ev gördüğüm de söylenemezdi. Öyle ya, ne de olsa sokaklarda yaşayan bir insandım. Oldukça fazla kitap vardı bu evde, hem de fazla kelimesi bile az kalıyordu gördüklerim karşısında. Sadece salon değil, tüm ev kitaplarla doluydu. Sanki bu adam hayatı boyunca kitap okumaktan başka bir şeylerle ilgilenmemiş gibiydi.

Okumayı gerçekten seviyordum. İnsanların sokaklara attığı kitapların, dergilerin, gazetelerin, hatta müsvettelerin bile içerisinde bulduğum tüm kelimeleri seviyordum. Kültürel dergi ve ansiklopedilerden öğrendiğim kadarıyla fransızcaya dair bir aşinalığım vardı. Sanıyorum ki fransız edebiyatıyla oldukça yakından ilgileniyordu ihtiyar. Kitaplara bakmaktan kendimi alamıyor ve dokunmaktan da bir hayli çekiniyordum. Bir müddet sonra ayak sesleriyle birlikte, üzerine giymiş olduğu şık röpteşambırıyla belirdi ihtiyar.

“Evlat sen beni hiç dinlemiyorsun, ben sana ne dedim? Kendi yaşam alanınmış gibi davran. Yani rahat ol. Yeni gelinler gibi ayakta durmuş benim gelmemi bekliyorsun. Dur ben iki kadeh kapıp geleyim mutfaktan,” dedi ve mutfağa doğru yürüdü.

Ben de söylediği gibi rahat olmaya karar verdim. Kitaplıktaki kitapları incelemeye başladım. Elime alıyor, kapağını açıp sayfaları karıştırıyordum ki ihtiyar yine belirdi salonun girişinde:

“Hah şöyle be Serkeş, rahatına bak evlat. Kitaplar okunmak içindir, kaç zamandır oradasın ve eline bir tanesini daha yeni alıyorsun. Keyfine bak.”

“Gerçekten burada mısın ihtiyar? Ben hayal görmüyorum öyle değil mi?”

“Buradayım evlat, al şu şarabını otur karşıma. Pencereden, şu kızarmış gökyüzünden dökülen kar tanelerini izleyelim.”

“Yok yok kesinlikle ben bir yerlerde uyuyakaldım ve rüya görüyorum. Bana hayatımda bu kadar iyilik yapan biri olmadı. Babam bile…” dememe kalmadı ihtiyar lafımı böldü.

“Evlat, ben de bir zamanlar senin gibi sokaklarda yaşayan biriydim. Burası bir bakıma senin de evin sayılır. Sen iyi bir insansın. Gerçekten bilgili bir delikanlısın. Sen ve ben diğerlerinden farklıyız. Otur ve benimle birlikte sohbet et. Bak her şeyimiz var, yeteri kadar şarabımız ve yeteri kadar kitabımız.”

“Gerçekten buradaki tüm kitapları okudun mu ihtiyar?”

“Okudum okumasına da, gerçekten anladın mı deseydin daha isabetli bir cümle kurmuş olurdun. Sen sormadan ben söyleyeyim en iyisi. Evet, okudum da, anladım da.”

“Büyük bir servete sahipsin ihtiyar. Ben hayatım boyunca ilk kez bu kadar çok kitabı yan yana görüyorum. Fazla özel bulmazsan bir soru sormak istiyorum.”

“Sorabilirsin, benim herhangi bir özelimin olduğu da söylenemez ya neyse. Sen sor evlat.”

“Bu kadar kitabın var, böyle bir evde yaşıyorsun. Akşam vakti yaşlıca bir insan olarak belediye parkının sıradan bir bankında oturup sigara içip, etrafa bakıyorsun. Ömrün boyunca boş işler yapmadığın belli, iyi de sen tam olarak ne iş yapıyorsun ihtiyar?”

“Ben emekli bir yazarım. Yazmayı bıraktım, artık gözlerimin bana izin verdiği kadarıyla okumaya çalışıyorum. Ve tüm bu kitapları da, yazmayı bıraktıktan sonra okudum.”

“Yazar mı? Ne yazarı?” dedim içimdeki merakı dizginleyemiyorcasına.

“Uzunca yıllar gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Baktım bana göre değil, şiirler, hikayeler ve hatta romanlar yazmaya başladım. Zaten çalıştığım dönemlerde de iyi kötü bir şeyler karalardım. Baktım ki önceden yazdıklarım hoşuma gidiyor, daha çok yazmaya başladım.”

“Gerçekten mi ihtiyar? Ben de şiir yazıyorum. Geceleri zaten sağlıklı ve deliksiz bir uyku uyuyamadığımdan uykum her kaçtığında elimden geldiğince şiirler yazıyorum.”

“Öyle mi? Senin adına çok sevindim. Eğer benimle paylaşmak istersen okumak isterim. Peki ne tür şiirler yazıyorsun?”

“Ben de çok sevinirim. Tür olarak bir şey diyemem. Kendimce yazıyorum bir şeyler. Hatta şiir olduklarından bile tam olarak emin değilim.Yazdığım şiirleri hayatım boyunca kimseye okutmadım. Gerçi kime okutacaktım o da ayrı bir konu ya neyse. Eğer gerçekten okuyup, samimi bir şekilde iyi veya kötü oldukları hakkında fikrini paylaşırsan sana minnet duyarım ihtiyar. Bu arada ilk okuyacak kişi sen olacağın için biraz da anlayışlı olmanı bekliyorum senden.”

“Pekala evlat, sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Hadi yanındaysa göster şu şiirleri de okuyalım birlikte. Sabırsızlanıyorum.”

Şaraplarımızdan birer yudum daha aldık, şimdiden kül tablası dolmuştu bile. Oturduğum yerden kalktım. Kir ve pas içerisinde asıl rengini bile unuttuğum ufak çaplı çantamın içerisinden, sağdan soldan bulduğum kağıtlar üzerine yazdığım şiirlerimi alıp ihtiyara uzattım ve yerime oturdum.

“Gözlüklerimi alıp geleyim ben evlat, sen burada bekle,” dedi ve gitti.

Bu sırada mutlu ve sevinçli bir şekilde oturmuş, sıcacık bir evde, gerçekten güzel bir sohbetin içerisinde yer almaktan haz duyuyordum. İhtiyarı da çok sevmiştim. Gerçekten iyi insanların hâlâ daha yaşadığını bilmek beni rahatlatıyordu. Peki ama bu adam kimdi, nereden çıkmıştı karşıma? Hayatım boyunca ilk kez biri bu kadar iyi davranıyordu bana. Hiç alışkın değildim bu duruma ama samimi bir şekilde duygulanmıyor da değildim. O kadar çok sevmiştim ki ihtiyarı ancak bu kadar olur. Rahmetli babam geldi aklıma, babamı da çok seviyordum. Hâlâ daha severim. Benim için kahramandı o. Ancak artık yaşamıyordu. Daha tanışmamız üzerinden birkaç saat geçmesine rağmen, babam gibi görüyordum ihtiyarı. Derken yine girdi salon kapısından içeriye ihtiyar, oturduğu koltuğa doğru gülümseyerek sokuldu.

“Geldim evlat, kusura bakma. Yaşlılık işte, evin bir ucundan diğer ucuna gitmek epeyce vaktimi alıyor artık. Nerede kalmıştık? Tabi ya, senin şiirlerinde. Hadi bakalım, okumaya başlayalım.” dedi.

O an sanki kalbim duracak gibi hissettim. İlk kez biri yazdığım şiirlerimi okuyacaktı. O kadar heyecan duyuyordum ki, birden dikledim şarabı. Usulca okuyordu, bir yandan da kaşlarını çatıyor, dikkatlice süzüyordu yazdıklarımı. Hatta bir ara başını hafifçe salladı. O an ölüyorum sandım.

Bir yandan şarabımı yeniliyor, bir yandan da sessizliğimi bozmamak adına gayret ediyordum. İhtiyarın fikirlerini öyle merak ediyordum ki, farkında olmadan tırnaklarımı bile yemeye başlamışım. Tırnaklarımı dişlerimin arasından uzaklaştırdım. İhtiyara diktim gözlerimi. Sayfaları dikkatlice bir bir okuyup, aynı dikkatle bırakıyordu hemen kolunun yanıbaşındaki sehpaya. Bir müddet sonra okumayı bitirdi. Ben de bir kadeh daha şarap ve bir dal sigarayı daha tabi.

Elindeki kağıtların hepsini okumayı bitirip, sehpaya koydu. Daha sonra tüm kağıtları alıp eliyle düzenledi. Bir eliyle şarabından bir yudum, sigarasından da bir nefes aldı. Gayet ciddi ve sakince bir tavırla bana döndü ve dedi ki:

“Evlat, bu elimde tuttuğum satırlar var ya, senin ileride nasıl bir şair olacağının ispatıdır. Şiirlerini okurken aynı Nâzım’dan dörtlükler okuyor gibi hissettim kendimi. Evlat, sen büyük bir şair olacaksın. Peki ama söyle, nasıl yazabildin, nasıl bu kadar geliştirebildin kendini? Bundan sonra itiraz istemem, sen benimle birlikte yaşayacaksın. Senin gibi bir yeteneğin sokaklarda kaybolmasına izin veremem. Ancak biliyorsun ki, bu dünyada güzel şeyler başaran insanlar, her zaman taşlanır. Ama olsun, en azından yalnız ölmeyeceksin.”

Bir an duygulanır gibi oldum. Gözlerimden yaşlar aktı akacak ama kendimi tuttum.

“Gerçekten bunları mı düşünüyorsun ihtiyar, beni avutmak için söylemiyorsun öyle değil mi?”

“Hayır evlat hayır! Gerçekten söylüyorum. Sen çok iyi bir şairsin ve emin ol ne söylediğimi yakında sen de anlayacaksın. Bu huyundan vazgeçme. Kesinlikle ama kesinlikle, sen bir şairsin.”

Bu söylediklerinden sonra hayal kırıklığına uğradım. Oysa beni anlıyor gibiydi. Öyle bir duygu yoğunluğu çöktü ki üzerime, tutamadım kendimi. Ağlamaya başladım. Hıçkırarak ve gayet savunmasızca. Ellerimde gözümdeki yaşları silmeye yetişemiyordum. Sel oldu gözyaşlarım.

“Niçin ağlıyorsun evlat, sevinmelisin, gülmelisin oysa…”

Kızarmış ve ağlayan gözlerle baktım ihtiyarın yüzüne ve dedim ki:

“Ağlıyorum çünkü sen de anlayamadın ihtiyar beni. Şair olmak umrumda değil. Ben gerçekten mi bunları düşünüyorsun dediğimde, ‘yalnız ölmeyeceksin’ kısmını kastetmiştim.”

Bütün bu olanların üzerine şiirlerimi, eşyalarımı ve tüm gözyaşlarımı ihtiyarda bırakarak çıkıp gittim oradan. Keşke anlayabilseydi beni. Ve şimdi yine yalnız başıma başladığım yerdeyim. Belediye Parkı’nda. Hava soğuk, kar yağıyor ve her yer bembeyaz. Unutmaya çalışıyorum her şeyi…

“Hani yalnız ölmeyecektim ihtiyar? Bak, birazdan bu soğukta uykuya dalıp, sabah olunca ebediyete göçeceğim…”

 

“Fatih Boyacıoğlu”