Alamayacağın Ferrari’nin Hayalini Kurmak

İnsanlar kendi mutsuzluklarını kendileri yaratıyor, bunun bir türlü farkına varmak istemiyor, ya da gerçekten varamıyor. Olmayacak duaya amin demekten, artık duadan da soğumuş durumdalar. Aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek arzuların peşinde koştuklarının gayet bilincindeler. Bu durum içerisinde, hatrı sayılır bir biçimde çelişki söz konusu. Hayal kurmak; bazı insanlar için, belki de kendilerini tatmin etme konusunda, gayet önemli bir eylem olabilir. Ancak kurdukları hayalin dozunu iyi ayarlayamadıklarından dolayı, çoğu kişi anlık olarak yaşantısından memnun değil. Bu şekilde devam ederse, uzun bir süre daha memnuniyetsizlik insanların yakalarını bırakmayacak gibi gözüküyor.

Hayal kurmak, en tabi hakkıdır yaşayan insanların. Hem güzeldir de çoğu zaman. Önemli olan, ölçülü hayaller kurup, ona göre hareket edebilmektir. Zira orta sınıf bir insanın, asla sahibi olamayacağı kırmızı Ferrari’yi hayal etmesi, gerçek dışıdır. Tabi hayal söz konusu olunca, herhangi bir gerçeklik aramaz insan. Vurgulamak istediğim şey işte tam olarak bu, gerçekleşebileceğine ihtimal vermek… Mantıklı düşünürsek, orta sınıftaki herhangi bir insanın, kırmızı renkli Ferrari’ye sahip olması gayet zor bir durum. Yaşadığımız şartlar, sıradan bir insanın kurmuş olduğu bu hayali gerçekleştirmesine olanak tanımaz. Tabi ki bu durum için de, istisnai durumlar söz konusu. Ancak genele baktığımızda, insan bu durumu bile bile, yine de gerçekleşeceğine, gün gelip hayalini kurduğu Ferrari’ye kavuşacağına ihtimal veriyorsa, sonunda mutsuz olacaktır. İşte ölçüsüz hayal kurmak diye buna deniyor bizim diyarda…

İnsanların hayal gücü, çok kuvvetli ve son derece tehlikelidir. Bu durum insanların, bir çok şekilde hayal kurmasına olanak tanır. Günümüzde kullandığımız ve yıllar öncesinde kimsenin aklında tasavvur dahi edemeyeceği teknolojilerin çıkış noktasında bir yerlerde kesinlike hayal gücünün var olduğuna inaniyorum. Bu durumları yaratabilen insanların, normalin üzerinde bir zekaya sahip olduklarını zaten çoğu insan biliyor. Benim bahsettiğim ortalama, sıradan ve içimizden insanlar. Onlar daha farklı hayaller kurup, rahatlamaya çalışırlar. Örneğin; kimi zaman, dağların, bayırların veya kırların hayalini kurup, dingin bir ortamda rahatlamayı tercih ederler, kimi zamansa hiç sevmediği bir insanı gırtlakladığını düşleyip, yine rahatlamaya çalışırlar. Aslında bana soracak olursanız, hayalin özünde, rahatlama arzusu var. Rahatlamak ve kendini tatmin edebilmek için hayal kurup duruyor bu insanlar. Ölçüsünü ayarlayabilenler bu işten en kârlı çıkan taraf oluyor ve tabi ki de mutlu oluyorlar. Ancak toplum olarak çoğumuz rahat değil ve hayal ölçüsünü ayarlayamıyoruz.

Sözün özüne gelecek olursak; gerçekten hayalperest bir toplumda yaşıyoruz. Belki Ferrari olayında istisnai durumlar söz konusu olabilir. Ancak milletçe kurduğumuz ve asla gerçekleşmeyecek bir hayalimiz daha olduğunu sanıyorum. O da, bir gün bu toplumun refaha ulaşacağıdır. Siyasi örgütler, piyasalar, emrivakiler, liderlik güdüleri, zoraki yaptırımlar, yüksek mercilerdeki bencil insanlar ve toplumu sindirmeye çalışan zihniyetler olduğu sürece, bütün bir millet olarak, refaha erişeceğimizin hayalini kursak dahi, mümkünatı yok gibi geliyor bana. Haliyle ölçüsüz kurduğumuz hayaller, eninde sonunda bizi mutsuzluğa itecektir. Çünkü hiç kimse yaşadığı ortamdan memnun değil. Rahat olmayan bir insan, rahatça hayal kurabilir mi? Kursa bile, neyi hayal edebilir ki? Elbette, rahatlamayı…

– Fatih Boyacıoğlu

Boşluğu Alışkanlıklarla Doldurmak

Aramızdaki boşluk öyle doldurulabilecek cinsten değildi onunla. Yazdıklarımı anlamıyor, söylediklerimi duymuyor ve sanki anlamsız kelimelerle, anlamlı cümleler kurmaya çalışan biri gibi anılıyordum gözlerinde. Çok sürmemişti zaten bu anlamsızlaşan boşluklarımız. İnsan ister istemez, dolduramayacağı yeri boşaltmak zorunda kalıyor. Bu aşamada, karşısında daha büyük bir boşluk yarattığının farkına varsa da, boşluğu taşıyan kişi bunun bir türlü farkına varamıyor. Gün geliyor alışıyor insan yaralarıyla yaşamaya, yaralar sarılıyor derken, gün geliyor yara bantları sökülüyor… Ve her insan bu aşamada yanılıyor; eskisinden daha iyi olacak sanıyorken, daha da beter çuvallıyor.

Bizim boşluğumuzsa, sadece birlikteyken var olan türden. Zamanın birinde birlikteydik ve boşluklarımızı dolduramadık. Uzaklaştıkça, uzaklaştık birbirimizden. Göz görmemeye başlayınca anladık ki, çok iyi doldurmuşuz boşluklarımızı. Zaten insan kaybetmeden kıymet bilmiyor bazı değerleri. Hal böyle olunca da, yaralar ve yara bantları döngüsünden bir replik beliriyor zihnimizde. Aslına bakarsanız boşluk veya boşluğu doldurmak gayet saçma bir durum. Zira bu anlattığımın adı alışkanlık olsa gerek. Öyle çok alışıyor, öyle çok karışıyor ki insan, fazla yakınlıktan bunalırken, fazla uzaklıktan nefret ediyor. Sanırım insan ilişkilerinde, yakınlaşma ve uzaklaşma dozajını iyi ayarlamak gerekiyor.

Yakın olmak, uzak durmak, boşluk veya boşluğu doldurmak değil işin özü. Alışkanlık derecesini iyi ayarlayabilmek. Mutlu olup, mutsuz olmayla da alakası yok durumun. Kitap okurken çoğu kişi mutlu olmaz ama alışkanlık halini aldığı için, okumazsa mutsuz olur. Gayet açık bir çelişkidir bu. Sıradan bir insanı alıp karşınıza sorsanız ki; “Boşluk nedir?” diye, size vereceği cevap kuvvetle muhtemel, “Hiçbir şey yapmamak” olacaktır. Oysa boşluk, alışkanlıklara bağımlı hale gelmektir. Sigara içmek bir alışkanlıktır. Sigara bağımlıları sigara içtiği zaman bir boşluğu doldurmuş sayılmaz. Ancak içmezlerse mutsuz olurlar. Yani işin özü, ilişkilerde ve kişiliklerde, öyle ahım şahım mutlu olma arzusu yoktur. Eğer bunlar kıymete binme aşamasına gelmişse, bilin ki; mutsuzluktan yola çıkmıştır. Mutluyken sorun yok, mutsuzken boşluk çoktur. İnsanoğlu böyledir, sizin bir suçunuz yok…

Fatih Boyacıoğlu

Fazlası Zarar

Hangi asrın insanıyım ben? Neden ayak uyduramıyorum bu çatlak asfalta? Söylediklerinizden tek bir ibret çıkaramıyor, kendi düşüncemden başkasına saygı gösteremiyorum. Bahsettiğim mevzulara göre, çok mu bencilim dersiniz? Bencil olmamın sebebi hanginiz? Çözmeye çalışıyorum yıllardır bu bilmeceyi. Sanırım kafa yapısı itibari ile, sizden çok ileride, kendimden çok gerideyim. Hanginize veya hangimize ayak uyduracağımı şaşırmış haldeyim. Garip miyim dersiniz? Peki garip olma sebebim hanginiz? Aslında biliyorum, doğruluğunu kabul etmediğimden ötürü en iyi bildiğim şeyi yapıyorum sanırım, sizden biraz daha fazla düşünüyorum.

Herşeyi elde eden bir çocukluk, çoğu şeyden sıkılmış bir ergenlik ve herşeyi yitiren gençlik. Bugüne kadar olan hayatımın çeşitli evrelerinde, söylediklerim gerçekten yaşandı. Yaşayamadığım tek şey kendim gibi olmaktı. Olmayı çok arzuladım, fakat olamadım, oldurmadılar. Bana, ben olma şansını tanımadılar. Ben de kaçtım. Yaşadığım, yaşayabileceğim ve yaşatabileceğim her şeyden kaçtım. İnsanlar tanıdım, çok mutlu ettiler. İnsanlar tanıdım, çok acı çektirdiler. Dedim ki; bu iş insanlarla olmayacak, hayvanlara yöneldim. Hayvanlar iyi birer dinleyicidirler. Hiç çıt çıkarmadan sizi dinler, ve tek bir yorum bile yapmazlar. Yani ideal bir yoldaştırlar. Sonra bir de baktım ki, hayvanlar da bu dünyadan göç ediyorlar, yine düşünmeye başladım.

Sizin hiç çok alıştığınız bir hayvanınız oldu mu? Bu hayvan öldüğünde, insan kaybından daha büyük bir kayıp olabileceğini hiç düşündünüz mü? Malesef onlar da bu dünyadan göç ediyorlar. En iyisi cansız bir şeye güvenmek dedim, güvendim de. Baktım onla da olmuyor, bir de uyuşmayı denemek istedim. Rakıya öyle bir bağlandım ki, tek başına su içemez duruma gelmişim. Yarı ayık günler birbirini kovaladı. Anlatılan hiçbir şeyi anlayamıyor, hiçbir şeye dikkatimi veremiyordum. Dikkat vermeye değer olacağını pek sanmıyor, aslında ilgilenmiyordum. Tek düşündüğüm, bu kez kaçıncı dublede sarhoş olacağımdı.

İnanır mısınız(?) bilmem, günler böyle tekrar ettikçe, baktım ki alkole de bağışıklık kazanmışım. Artık ondan da yavaş yavaş soğuyordum. Yeni bir şeyler keşfetme yolunda arayışlara başladım. Bazı durumların artık farkındaydım. Ne yaparsak yapalım, insanoğluna hiçbir şey yetmiyor ve tatmin etmiyordu. Kendimden yola çıkarak, kafamda bir ‘insan’ teorisi yaratmıştım. Sonlarına doğru yaklaştığımda, insanın ne kadar tehlikeli olabileceğinin gayet bilincindeydim. Ancak bu tehlikenin büyüklüğü gözümü oldukça korkuttuğundan, insanlık adına ‘normal’ bir karaktere sahip olmam gerektiğini anladım. Hayatla iyi anlaşmanın mümkün olduğunu gördüğümde, kesin ve net bir biçimde şu bilgileri elde ettim:

Fazla düşünme, fazla güvenme, fazla bağlanma, fazla duyma, fazla görme, fazla sevme, fazla nefret etme ve çok fazla kendinle baş başa kalma…

– Fatih Boyacıoğlu

Yazdığım Yazılmıştır Önceden

Ne zaman yeni bir yazı yazmaya kalksam, masanın başına geçtiğimde, her defasında cayıyorum. Aslında biraz üşengeç bir tarzım var. Bundan da kaynaklandığını sanmıyorum. İşin özü çok başka. Yazmıyorum, çünkü ben her ne yazacak olsam, benden önce mutlaka yazılmıştır diye düşünüyorum. Bu bir kıskançlık değil, kimse yanlış anlamasın. Aksine bir takdirdir, şahsımdan nacizane. Daha gençken kendi tarzımı yaratmaya çalışırdım. Bu arayışlar içerisinde, kimseden etkilenmemek ve kendime özgü olması bakımından, çoğu yazarı takip etmiyordum. Bu konuda aslına bakarsanız haklıyım. Çünkü, kim ne derse desin, illa ki okuduğunuz, duyduğunuz bi’şeyden esinleniyorsunuz. Ben, bu olsun istemiyordum. Özgün olmalıyım, yaratıcı olmalıyım ve daha önce hiç-kimsenin bahsetmediği konulardan bahsetmeliyim diyordum. Şu sıralar memleketimizin en iyi yazarlarını takip ediyor, kitaplarını okuyor, söyleşilerini takip ediyor ve geçmişlerine göz atıyorum. Haklarında öğrendiğim, her yeni birşey beni onları okumaya teşvik ediyor. Şu sıralar ben de bu yüzden, pek birşey yazıp, çizmiyorum.

Her ne düşünürsem düşüneyim, her ne yazarsam yazayım. Biliyorum ki, benden önce bir düşünen, bir yazan mutlaka var. Bunu da neye dayanarak söylediğimi sanırım üst bölümde izah ettim. Hakikaten çok değerli ve zekasına hayran kaldığım yazarlarımız var. Aslında yazmanın da çeşitliliği ve bu çeşitliliğin ap-ayrı zeka gerektirdiğine inanıyorum. Mesela şiir yazmak, bana kalırsa zekanın yanında hissiyat gerektirir. Her şiir yazan, makale yazamaz gibi bir durum söz konusu. Roman yazmak, bir birikim meselesidir ve bu birikimi nasıl harmanladığınıza bakar. Sıradan bir kitap yazmak ise, kişinin hayal gücüyle ve yaratıcılığıyla alakalıdır. Birbirinden bağımsız olarak sıklıkla takip ettiğim, her birine hayran olduğum kişilerden bahsetmek gerekirse; Özdemir Asaf, Oğuz Atay, Cemal Süreya, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Ferhan Şensoy ve son dönemlerde en çok ilgi duyduğum Murat Menteş. Daha unuttuğum, konu uzamasın diye yazmadığım çok değerli yazarlarımız var. Üstünkörü olarak genel anlamda anlattığım ve son dönemde en çok takip ettiğim kişileri yazdım. Şimdi bu insanları nasıl takdir etmem ki? Her biri birbirinden değerli insanlar. Bu denli mükemmel düşünen ve aynı derece kağıda döken insanlar varken, ne kadar farklı düşünebilirim ki? Onlar ben dünyada bile yokken, benim hissettiğim, düşündüğüm ve yazmayı planladığım şeyleri çoktan kağıda dökmüşler bir kere. Aynı konuyu yazacağız nasılda, allayıp-pullayıp tekrar yazmanın alemi ne? İşte bu yüzden yazmıyorum.

Lütfen yukarıdaki sıralamaya aldanmayın, hepsi benim için bir numaradır. Farklı konular üzerinde yoğunlaşmalarına rağmen, hepsini seviyorum. Sanırım bundan sonra hep onların izinden gideceğim. Kimi şöyle diyecek: “şuna bak, taklit ediyor.” ve kimisi pişkince “ne kadar aynı değil mi?” diyecek. Aslında pek umursamıyorum. Onları takip etmeye ve onlardan farklı konular üretemediğim sürece yazmamaya devam edeceğim. Hepsi buydu…

İtiraf Ediyorum

Can sıkıntısının hazin bir reaksiyonundan ötürü bu yazıyı yazmaya başladım. İnsanlar genelde nelerle uğraşır? Çalışmak ve okumak dışında, boş vakitlerinde, kendine ayırdığı zamanlarda aslında en çok ne yapmak isterler? Mevzunun asıl temeline indiğimizde ise, yaptıklarından ziyade neleri hayal edip, yapamazlar? Ben pek hayal kurabilen bir insan değilim, yaratıcı yönüm olduğu da söylenemez. Ancak iyi bir gözlemci olduğuma sizi bile inandırabilirim. Sokağa çıktığımda, popüler bir caddenin kaldırımlarını vasıfsız bir insan olarak kapladığımda, aslında benim gibi ne kadar da çok insan var onun farkına varıyorum. Farkına vardığım şey, karamsar insanların gün geçtikçe arttığı. Ancak onlardan tek bir farkımız var gibi gözüküyor. Ben, onlarla aynı durumda olmama rağmen, yine de farklıyım. Neden mi? Çünkü; onlar gözlemci değil. Kimisi kaldırıma bakarak yürüyor, kimi müzik dinliyor, kimi vitrinlere bakıyor, kimi bilet kuyruğunda, kimi otobüs durağında. Evet, birşeyler yapıyorlar elbette ama yetersiz. Bakıyorlar, görmüyorlar. Konuşuyorlar, duymuyorlar. Susuyorlar, anlamıyorlar. İşte benim farklı olduğum kısım da burası, onların yaptığı şeyleri yapıyorum ama onları fark edebiliyorum.

İnsanların o kadar çok derdi var ki, mutlu insanlar da var tabiki. 2010 yılının son günlerini doldururken, dertli sayısı, dertsize göre açık ara lider gibi gözüküyor. Yine de insanoğlu çok dayanıklı bir varlık. Hiç pes etmiyor, hep bi’şeylere yönelip, koşuşturabiliyor. Aslına bakarsanız bir amacı var tüm bunların, amaç var da o yola girildiğinde amaçsızlaşıyor. Anlamsızlaşıp, başlangıç noktası unutuluyor. Dışarıdan bakan bir insanın gözünde de, değersizmiş gibi gözüküyor. Oysa kişinin kendi dünyasında, çok önemli olan mevzular aslında. Neyse zaten can sıkıntısıysa yazılmış, iki paragraftan oluşan bir yazı. Diğer insanların beni işe yaramaz olarak görüşünden ve deliymişim gibi davrandıklarından ötürü, pek kayda değer bir yazı olmasa gerek. Neticede kimse okumayacak, kimse anlamayacak. En iyisi itiraf edip, bu konuyu burada kapamalı. İtiriraf ediyorum, hepinizi ama hepinizi, her birinizi yakinen takip ediyor ve gözlemliyorum. Hadi insanoğlu, biraz daha gayret. Olacak! Çok az kaldı ve çok yakında dileklerin yerini bulacak.. – FTB

Benim Bir Fikrim Var!

Sevgili günlük tarzında yazmayı ben de isterim tabi ki, ne yalan söyleyeyim hiç tarzım değil. Benim amacım herkesle aynı olabilmek, sizler gibi değilim ben. Farklılaşmaya çalışmıyorum, farklı olmak istemiyorum. Ben de sizler gibi, aynı kefeye konmak istiyorum. Yine de amacıma ulaşamıyorum. Sizler farklılaşmaya çalışırken, aslında hepiniz birden aynı olmuş olmuyor musunuz? Anlayamıyorum, ben farklı olmaktan kaçarken, kendimi sizinle bir tutmaya çalışırken, neden bu farklılaşma kompleksine yenik düşüyorsunuz. Görmüyor musunuz? Yenik düşüyorum sizin yüzünüzden.

Yenilmeyi hiç haz edemem aslında, sizler edebilir misiniz? Sanmıyorum ancak, sizler de yeniliyorsunuz. Farzı misal, üzüm üzüme baka baka. Aslına bakarsanız benim bir fikrim var bu farklılaşma konusu hakkında. Hadi gelin bir anlaşma yapalım, herkes farklılaşmaya çalışmasın veya aynı olmaya da çalışmasın. Hadi bırakalım da herkes kendi gibi olsun ve herkes herkesi olduğu gibi kabullensin. Çok mu zor? Yapamaz mı insan? Yapabiliriz aslında be! Eleştirmesek kimseyi, hor-görmesek garipleri, üstün olmasak kimseden ve hakikaten eşit olsak diyorum hani.